Başkentin Mimarlığı ‘Başkentin Mimarlığı / Mimarlığın Başkenti’… Bu türden tamlama tekerlemelerini son zamanlarda çok duyageldik, çünkü çok yapılageldi. Ama mimarlık alanında bunu her söylediğimizde, bir gerçekliği de ifade etmiş olduğumuzun farkında mıyız? Mimarlığımızın da başkenti olarak Ankara, hiç de yanlış bir önerme değil. Kendisine sorsak: Birinci Meclis, ki ‘Kurtuluş Meclisi’ olarak anılır (1920-1924); İkinci Meclis […]
Başkentin Mimarlığı
‘Başkentin Mimarlığı / Mimarlığın Başkenti’… Bu türden tamlama tekerlemelerini son zamanlarda çok duyageldik, çünkü çok yapılageldi. Ama mimarlık alanında bunu her söylediğimizde, bir gerçekliği de ifade etmiş olduğumuzun farkında mıyız? Mimarlığımızın da başkenti olarak Ankara, hiç de yanlış bir önerme değil.
Kendisine sorsak: Birinci Meclis, ki ‘Kurtuluş Meclisi’ olarak anılır (1920-1924); İkinci Meclis (Cumhuriyet Meclisi (1924-1962) ve bugünkü Parlamento, yani T.B.M.M. (1962’den bu yana), tümü de Ankara’da ve Ankara’nın tarihinde kazılı biçimde yer almıyorlar mı? Topraklarında üç ayrı meclis binası barındıran başka bir kentimiz var mı? Onların ilkinin İttihat ve Terakki Fırkası Kulübü olarak Osmanlı zamanında yapılmış olması ya da dar zamanlarda ikincisinin, Vedat Tek eliyle Birinci Ulusal Üslup kimliğinde oluşturulması fark ediyor mu? Bugün hâlâ kullanılan üçüncüsü ise Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister eliyle çağının en ileri malzeme, teknoloji ve estetik değerlerine uygun biçimde tamamlanmadı mı? Başka bir kentimizin bulvarları var mı, ve de Atatürk Bulvarı var mı? Başka hangi kentimizin sokakları bu denli yeşil, bu denli ağaçla döşenmiş ve çağa uygun; başka hangi kentimizin yönetim yapılarında bu denli bir toplu kurulum, bu denli modernist düşüncelere açık oluş, bu denli planlı gözüken bir değer var?
Ankara’da ilkler çoktur: İlk meydanlar Ankara’da planlanıp yapılmıştır. Ankara’nın ilk kaloriferli apartmanı, Devlet Demiryolları Umum Müdüriyeti olarak yapılmıştır. Betonarme binaların öncelikli olarak ele alınışı, 20. yüzyılın önermeleri arasında olarak Ankara’da Vekaletler Mahallesi’nin (Bakanlıklar semtinin) ortaya çıkışını taçlandırmıştır. İlk toplu konutlar da 1946’da şantiyesi Erzincan’da kurulmuş olsa bile, Ankara Saraçoğlu Mahallesi ile cisimleşmiştir (Böyle en yüksek, en büyük, en cesim –iri– peşinde olmadığımızı söyleyelim bugünkü gibi). Ama enlerin eni Ankara’da düşünülmüş ve elde edilmiştir. Bir kurucu Cumhurbaşkanı’nın alçakgönüllü köşkü Ankara’dadır örneğin: Büyük ve çarpıcı Abdülmecit Köşkü yerine, hemen o binanın dörtte birine sıkıştırılan karar verme ve diplomatik temsil değerlerine nasıl sıkıştığını anlayamadığınız Atatürk’ün Ankara bağ evinden dönüştürme Çankaya Köşkü (1921-1932) Ankara’dadır örneğin. Ama bunları geçtik geçtik.
Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nde ve Anadolu coğrafyasında, planlı ilk kent; 1924, 1925 ve 1928’de elde edilen planlarla genişler ve 30.000 nüfustan 110.000 civarına yükselirken, 1932 Jansen Planı’yla bir bakıma şehirlerin abiliğine de soyundu. Bir model şehir olarak, hem başta İstanbul, İzmir, Adana, Mersin, Tarsus, Gaziantep olmak üzere diğer kentlerin de planlanmasında örnek oldu; hem de şehir yönetimi anlayışını merkezi bir biçimde onlar üzerinde de gerçekleştirmeyi hedefledi. Belediyeler (İller) Bankası’nın kurulması, Bayındırlık Bakanlığı ve sonradan İmar ve İskân Bakanlığı eliyle bütün Anadolu şehirlerinin sağlıklı, geleceğe yönelik adımları…
Ankara’nın önemi nedir biliyor musunuz? Küçük bir 19. yüzyıl kasabasından 20. yüzyıl başkentine dönüşürken, birden kendisini yarı şaşkınlıkla bir “Başkent Olma” sevdası içinde bulmamış mıdır? Bir başkent oteli, başkent parkları, başkent lokantaları, başkent konforu ve olanakları, başkent yeşil alanları ve giderek ‘başkent çekimi’, ‘başkent karizması’ yaratmamış mıdır? Bunlar da ilktir.
Mimarlığın Başkenti
Neyi bekliyordunuz? Tabii ki demokratikleşen bir ülkede mimarlık yarışmalarıyla elde edilmiş binaları. İlk kez ve en fazla yarışmayla elde edilmiş çevrenin bulunduğu kenttir Ankara. Yıl 1927: Alın size Arkeoloji / Etnoğrafya Müzesi binası… Ulusal mimarlık yarışması ama herkesin hünerini gösterdiği bir ortam… Ya da Merkez Bankası yarışması, Emlâk ve Eytam Bankası, Sümerbank Genel Müdürlüğü yarışması… İller Bankası, Konut Kooperatifi bölgeleri, devlet yapıları, okullar, üniversiteler, müzeler… Yarışma, farklı fikirlerin özgürce daha iyi olduklarını iddia edilmesi ve özgür ama kurallı bir ortamda en iyisinin, Türk toplumuna en layık olanının seçilmesi ve inşa edilmesi demek. Tebaa kültüründen kurtulup bu denli ileri bir noktada buluşmak, ne demektir?
Çok değindim, çok vurguladım ama, “Ankara demek, özgüven ve irade demek”tir. Cumhuriyet Ankara’sı demek; kendini bilmek, kendi tarihini bilmek, modern bilim ve yöntemlere açık olarak kendisine yararlı her şeyden yararlanmak, özgüvenle ilerleyerek sonuçlar konusunda yüksünmeden her işe girişmektir. Çözüm olsun da, alçakgönüllü olsun; iyisini de yaparız. Örneğin, Ankara’da su mu yok, baraj yapar su sağlarız. Demiryolu ve yollar doğu ulaşmıyor mu başkentten; 1926’da ilk hatları tamamlarız. Sıtma ve verem mi yaygın, bataklıkları kuruturuz, verem savaşı yaparak hastalığı sıfırlarız. 1920’li yıllarda konut mu, barınma olanakları mı az? Sağlık Bakanlığı ile başlayarak, bakanlıkların çoğunda; ayrıca Ziraat Bankası, Osmanlı Bankası, Sümerbank, İller Bankası ile başlayarak Gazi Çiftliği ile yaygınlaştırarak her kurumun barınma ihtiyaçlarını kendi bünyesinde karşılamak için konut da yaparız. Yüksek Ziraat Mektebi, Gazi Eğitim Enstitüsü, Kız Enstitüsü, Polis Koleji, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Ankara Maarif Koleji başta olmak üzere yeni bütün kurumları yatılı öğrenci kabul edecek biçimde yatakhaneli ve lojmanlı tasarlayıp inşa ederiz. Başkent Ankara’nın tarihine kazınmış olan bütün bu kararlar silsilesi, yüksek iradenin ve özgüvenin birer sembolü değil midir? Bunlar aynı zamanda Türkiye’nin başkenti Ankara için unutulmaz ‘mimari ve kentsel inovasyon örnekleri’ değil midir? Unutulabilir mi bunlar? Battal düşünce ve uygulamalar geçmişte kalmıştır! Şehrin üzerinde yeni konut baskısı kurmamak, var olan baskıyı emmek için gerçekleştirilen bu kolektif düşünce ve yapım pratiği, hem çok günceldir hem de Ankara’nın ‘mimarlığın başkenti’ olduğunu bir kez daha tesciller!
470 yıllık ‘payitaht’ tamlamasını kaybettiğinde, kuşkusuz İstanbul dükalığının önemli bir kesimi büyük bir hayal kırıklığı içindeydi. O kadar ki, sadece “balığın ve havanın ve saltanat mekânlarının değil her şeyin iyisi, İstanbul’dadır” gibi geliyordu İstanbul’a ve İstanbullulara… Ne de olsa Roma’dan miras kalan 400 yıllık Bizans’ı vardı; ne kadar harcansa bitmiyor, haksız da sayılmazdı! Oysa İstanbul başkent olduktan sonra Söğüt, Bursa ve Edirne gibi eski payitahtlarını hemen unutuvermişti; yüzyıllar boyunca onlara bakmamış, ancak 1890’larda ‘kendi mülkü’ ve ‘kendi has tarihi’, kendi kuruluş tarihi olarak hatırlayarak geri dönmüştü. Bu çerçevede düşündüğümüzde, milletvekili ve geleceğin İspanya Elçisi Yahya Kemal Beyatlı’nın “Ankara’nın nesini beğenirsiniz? İstanbul’a dönüşünü…” sözü çok kendini beğenmişlik ve vefasızlık kokmuyor mu? Bunu söyleyelim ve burada duralım. Çok şey var söylenecek çünkü…
Baştan Çıkaran Yeni, Köhnemiş Eski ‘Yeni’, karşılaştırmalı ve yarışmacı dünyada, ‘eski’ye karşı hep bir adım önde tanıtır kendini: Eskimemiştir, yıpranmamıştır; fabrikadan yeni çıkmıştır, torna temizliği vardır üzerinde; sıfır kilometredir; başlangıçtır; ne olduğu pek bilinmez; bugünden katılır hayata, öyle, öncesini bilmediğimiz bir geçmişten gelen, köhnemiş değerler taşımaz… Yani, tarihini öğrenelim, sonra da onu ‘eski’ olarak takdir […]
Devamını Oku
Başkentin Mimarlığı ‘Başkentin Mimarlığı / Mimarlığın Başkenti’… Bu türden tamlama tekerlemelerini son zamanlarda çok duyageldik, çünkü çok yapılageldi. Ama mimarlık alanında bunu her söylediğimizde, bir gerçekliği de ifade etmiş olduğumuzun farkında mıyız? Mimarlığımızın da başkenti olarak Ankara, hiç de yanlış bir önerme değil. Kendisine sorsak: Birinci Meclis, ki ‘Kurtuluş Meclisi’ olarak anılır (1920-1924); İkinci Meclis […]
Devamını Oku
Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır. Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor… Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]
Devamını Oku
Bu şehirde çocuk olmak; sabah okul yolunda yanaklarına vuran ayazı, öğle vakti kaldırım taşlarından yükselen sıcaklığı, akşamüstü göğü saran puslu turuncu vedayı iyi bilmektir. Havasında, gökyüzünde, anıların ve saklı kalmış çocukluk hikâyelerinin peşine düşmek bu yüzden mümkündür. Bir şairin baktığı göğe baktığını, bir tarih sayfasında sözü geçen rüzgârların sana da dokunduğunu bilirsin. Şehrin kendisi gibi […]
Devamını Oku