Yürüdüm. Tüm o kasvetli ama bir o kadar davetkâr, daracık ve kalabalık yollarda yürüdüm. Başım dikti, gözlerim kara ve aceleci. Ya kaçırıverirsem gökyüzünü ya selam veremezsem uçan kuşlara, simit veremezsem martılara, varacağım derken vuslata. Bir vapur düdüğünde usulca ağladım birden. Bir istasyonda yeşeririm umuduyla ansızın döküldüm yapraklarla. “Kavuşmak gerek.” dedim içimden ama kavuşmak için önce […]
Devamını OkuGece ilerlemiş, sabaha kuşanmışken, masamın başında oturuyorum. Zihnimde kelimeler birbirine dolanmış, tek bir anlamlı cümle bile çıkmıyor. Ne tanıdık… Koyamamışım kendimi kimsenin yerine. Bilememişim hesabı kitabı, verememişim zamana cevabı. Masamın üstü savaş alanı gibi; defterler, kitaplar, dağınık notlar… Dünya hâlâ uykudayken, tüm asaletiyle ve güzelliğiyle bir kahve fincanı önümde. Fincan önümde duruyor, buharı usulca yükseliyor […]
Devamını OkuBu gürültü patırtının içinde garip bir sessizlik hâkim şimdi. Kuşlar uçuyordu, çocuklar evlere girip çıkıyordu, ekranlar seyrediliyordu, müzikler dinleniyordu ve kornalar çalıyordu; ama o sessizlik orada öylece duruyordu. Tarif edemediğim bir duymama hali. Belki de duymamam gereken bir şeyi, koca bir boşluğu, bir hiçliği ya da bir yanlışlığı duyuyorum. Sanki büyük bir felaket öncesi gelen […]
Devamını OkuHiç sonbahar sabahına benzemeyen bir sonbahar sabahıydı. Öğleden sonra bulut kapladı gökyüzünü. Akşam bembeyaz bir yorganın altında kalakaldık öylece. Yağmur yağacak besbelli. Yıldızlar yok, gezegenler yok, en ufak bir ışık huzmesi yok. Sanki koca evren yok oldu da bir tek dünya kalakaldı öyle yapayalnız, öyle bir başına… Aslında biliyorum hepsi oradalar, yerli yerinde duruyorlar. Görünmeyen […]
Devamını Oku