Bu gürültü patırtının içinde garip bir sessizlik hâkim şimdi. Kuşlar uçuyordu, çocuklar evlere girip çıkıyordu, ekranlar seyrediliyordu, müzikler dinleniyordu ve kornalar çalıyordu; ama o sessizlik orada öylece duruyordu. Tarif edemediğim bir duymama hali. Belki de duymamam gereken bir şeyi, koca bir boşluğu, bir hiçliği ya da bir yanlışlığı duyuyorum. Sanki büyük bir felaket öncesi gelen […]
Bu gürültü patırtının içinde garip bir sessizlik hâkim şimdi. Kuşlar uçuyordu, çocuklar evlere girip çıkıyordu, ekranlar seyrediliyordu, müzikler dinleniyordu ve kornalar çalıyordu; ama o sessizlik orada öylece duruyordu. Tarif edemediğim bir duymama hali. Belki de duymamam gereken bir şeyi, koca bir boşluğu, bir hiçliği ya da bir yanlışlığı duyuyorum. Sanki büyük bir felaket öncesi gelen tedirgin edici bir sakinliğin, değersizliğin ya da şefkat eksikliğinin sesi. Çaresizce orada duruyorum, amaçsız, bağlamsız… Ne yapacağını bilmeden, asla bilemediğim gibi… Zihnimde dönüp duran, cevabını öbürünün verdiği anlamsız sorular. Tam bir belirsizlik ya da bilmişlik. Çok yabancı ama bir o kadar tanıdık bir an, kendi zamanımın bildiği ama hiç bilinmeyen.
Aylardan kasım ama günlerden neydi? Şimdi bildim, bugün benim doğum günüm. Benim zamanım geçip gidiyor. Oysaki anlatacak çok şey var öğrenilmiş ve öğrenilecek çok şey var anlatılmamış. Henüz geçmediğim bir yol bulmam gerekiyor. Düşündüğüm her şeyin yanlış olmadığını, yaşamın değerli ve tutarlı olduğunu, anlam ve amaçtan yoksun olmadığını anlatan bir yol. Bildiklerimi yeniden hatırlatacak, bilmediklerimi öğretecek bir yol. Çocukluğumun ilkokul yolu gibi heveskâr ve cilveli. Siyah önlüklerin üstüne taktığımız bembeyaz, kolalı yakalarla hoplaya zıplaya gittiğim o arnavut kaldırımlı yol gibi. Her şeyi ilk öğrenen olmak istediğimden sürekli ön sırada oturduğum için, o en öndeki tahta sıraya giden dümdüz ve sıradan yol gibi. Dolambaçsız, öylesine bir yol işte. Varış noktamda, yaşım küçük olduğu için devamlı beni kapıda karşılayan öğretmenimin uzattığı el gibi bir el bekleyen şefkatli bir yol. Bugün benim doğum günüm… Hayatımda en önem verdiğim olaylar doğum günleri ve ölüm günleridir. Merhaba ve hoşça kal ve ikisi arasında geçen birtakım bilinmezlikler, bağlantılar, planlı plansızlıklar, mahkûmluklar ve bazen kullanışlı bazı bağımsızlıklar, itibarlı adanmışlıklar ve vedalar. Arada çaresizce burada duruyorum. Tam bir belirsizlik ama çok bilmişlikle ilk vedama bakıyorum.
İlkokul son sınıfa başladığımız dönem bu dünyadan ayrıldı benim ilkokul öğretmenim. Hem de bir gün önce hazırlık testlerinde iki yanlış yaptığım için işittiğim sitem sonrası öfkemin ve ettiğim bedduanın sıcaklığı hâlâ üzerimdeyken. Kapıda beni karşılayan kucaklayan, başımı okşayan, sürekli destekleyen öğretmenimden fırça yemişim, kolay mı? Adı üstünde, ilk okul. İlk yuvadan uzaklaşma, ilk korkular, ilk yabancıya güveniş, ilk öğretmen ve adanma… Üstelik tüm öğrencilerden iki yaş küçükken, belki de hâlâ ana kucağı ararken gözü kapalı adanma… Ve kamunun değil sadece benim öğretmenim, öyle de bir sahiplenme. Ecel beyin kanaması ile geldi ama bana göre benim yüzümdendi. Doğal değildi bana göre, belki… Erkenden yalnız bırakılmanın üzerine sağlıklı düşünecek yaşta değildim. Thomas Bernhard’ın dediği gibi; “Kulaklar, insanın kendi kendini azarlamalarıyla doludur.” Ben onun gitmesini diledim ve gitti. Bu kadar basitti her şey. Sanırım ilk o zaman duydum o sessizliğin, değersizliğin ve hiçliğin sesini. İlk o zaman öğrendim dışarıdaki şefkatin eksikliğini. Suçluluk duygum zamanla azaldı ama okula getirilen tabutu başında ağlarken kalbime oturan acı hiç azalmadı. Sonraki eğitim hayatımda hiç kimse kapıda karşılamadı beni ve elini uzatmadı. Koşarak geçtiğim Arnavut kaldırımlı o yol çok başka şimdi. Kapıda beklediği çocuğun bedenine değil ruhuna da yuva açan bir öğretmenin o sıcacık eli de çok geride kaldı. Ama bana kendi bilgi haznesini belletmekten ziyade, benim zihnimin derinliklerini keşfetme cesaretini öğretmesi sayesinde hâlâ kendime yeni yollar açabilme gücüm var. O yeni yolları keşfetme hevesiyle hâlâ kendimi öğrenmeye, dolayısıyla diğer herkesi öğrenmeye yetecek sabrım var. Öğrenmenin ve öğretmenin müthiş hazzından hiç vazgeçmediysem onun sayesinde. Sadece bilgi aktaran bir birey değil; düşünme, sorgulama, araştırma ve üretme yeteneklerimi keşfetmemi sağlayan bir rehber olması sayesinde.
Atatürk ilkelerine ve inkılaplarına bağlı öğrenciler yetiştiren, kıvançta ve tasamızda ortak olan, mesleğine ömrünü veren ve evine işini taşıyan nadir meslek gruplarından öğretmenlerimiz sayesinde hayatımızın temel taşları atılıyor. O temel taşları sayesinde bugün kendi zamanımızı daha ilkesel, vicdanlı ve ahlaklı geçirebiliyoruz. Bu vesileyle başta yine kasım ayında kaybettiğimiz Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Güner öğretmenim olmak üzere tüm öğretmenlerimi sevgi, saygı ve minnetle anıyorum. Bugün benim doğum günüm, gözüm ekrana kayınca Anıtkabir’e Türkiye’nin dört bir tarafından öğrencileri götüren öğretmenleri görüyorum; aradığım yol açılıyor tam önümde, kuşlar ötüyor şimdi kalbimde, kasım ayının herhangi bir gününde, herhangi bir yerde…
Yeni yılın ilk sabahı… Ne dışarıdaki kutlamaların artığı var evde ne de dün geceden kalma abartılı bir umut. Her şey olması gerektiği kadar sade; ben de öyleyim. Pencereyi aralıyorum; soğuk hava yüzüme dokunuyor. Tuhaf bir sessizliğe bürünmüş semtimin arsız sokakları. Sanki gece boyunca edilen bütün dilekleri sindirmek için biraz daha uyumaya karar vermiş gibi bulutlar. […]
Devamını Oku
Yılın sonu bir yandan da dar gelir insana, yeni yıl neşesinin ve umudunun yanında. Sanki takvim yapraklarının ağırlığı var diyeceğim de, takvim yaprağı yok artık hayatın rutininde.Velhasıl bir yıl daha eskimişiz, bir yıl daha “hallederiz” demişiz, bir yıl daha taşımışız taşıyamadıklarımızı. Ve şimdi, tam burada, yılın sonunda, dilimin ucuna yerleşen o tuhaf ağırlıkla kalıyorum ben. […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku