Seda Şanlı
Tüm Yazıları
YOL

Bu gürültü patırtının içinde garip bir sessizlik hâkim şimdi. Kuşlar uçuyordu, çocuklar evlere girip çıkıyordu, ekranlar seyrediliyordu, müzikler dinleniyordu ve kornalar çalıyordu; ama o sessizlik orada öylece duruyordu. Tarif edemediğim bir duymama hali. Belki de duymamam gereken bir şeyi, koca bir boşluğu, bir hiçliği ya da bir yanlışlığı duyuyorum. Sanki büyük bir felaket öncesi gelen […]

Bu gürültü patırtının içinde garip bir sessizlik hâkim şimdi. Kuşlar uçuyordu, çocuklar evlere girip çıkıyordu, ekranlar seyrediliyordu, müzikler dinleniyordu ve kornalar çalıyordu; ama o sessizlik orada öylece duruyordu. Tarif edemediğim bir duymama hali. Belki de duymamam gereken bir şeyi, koca bir boşluğu, bir hiçliği ya da bir yanlışlığı duyuyorum. Sanki büyük bir felaket öncesi gelen tedirgin edici bir sakinliğin, değersizliğin ya da şefkat eksikliğinin sesi. Çaresizce orada duruyorum, amaçsız, bağlamsız… Ne yapacağını bilmeden, asla bilemediğim gibi… Zihnimde dönüp duran, cevabını öbürünün verdiği anlamsız sorular. Tam bir belirsizlik ya da bilmişlik. Çok yabancı ama bir o kadar tanıdık bir an, kendi zamanımın bildiği ama hiç bilinmeyen. 

Aylardan kasım ama günlerden neydi? Şimdi bildim, bugün benim doğum günüm. Benim zamanım geçip gidiyor. Oysaki anlatacak çok şey var öğrenilmiş ve öğrenilecek çok şey var anlatılmamış. Henüz geçmediğim bir yol bulmam gerekiyor. Düşündüğüm her şeyin yanlış olmadığını, yaşamın değerli ve tutarlı olduğunu, anlam ve amaçtan yoksun olmadığını anlatan bir yol. Bildiklerimi yeniden hatırlatacak, bilmediklerimi öğretecek bir yol. Çocukluğumun ilkokul yolu gibi heveskâr ve cilveli.  Siyah önlüklerin üstüne taktığımız bembeyaz, kolalı yakalarla hoplaya zıplaya gittiğim o arnavut kaldırımlı yol gibi. Her şeyi ilk öğrenen olmak istediğimden sürekli ön sırada oturduğum için, o en öndeki tahta sıraya giden dümdüz ve sıradan yol gibi. Dolambaçsız, öylesine bir yol işte. Varış noktamda, yaşım küçük olduğu için devamlı beni kapıda karşılayan öğretmenimin uzattığı el gibi bir el bekleyen şefkatli bir yol. Bugün benim doğum günüm… Hayatımda en önem verdiğim olaylar doğum günleri ve ölüm günleridir. Merhaba ve hoşça kal ve ikisi arasında geçen birtakım bilinmezlikler, bağlantılar, planlı plansızlıklar, mahkûmluklar ve bazen kullanışlı bazı bağımsızlıklar, itibarlı adanmışlıklar ve vedalar. Arada çaresizce burada duruyorum.  Tam bir belirsizlik ama çok bilmişlikle ilk vedama bakıyorum.

İlkokul son sınıfa başladığımız dönem bu dünyadan ayrıldı benim ilkokul öğretmenim. Hem de bir gün önce hazırlık testlerinde iki yanlış yaptığım için işittiğim sitem sonrası öfkemin ve ettiğim bedduanın sıcaklığı hâlâ üzerimdeyken. Kapıda beni karşılayan kucaklayan, başımı okşayan, sürekli destekleyen öğretmenimden fırça yemişim, kolay mı? Adı üstünde, ilk okul. İlk yuvadan uzaklaşma, ilk korkular, ilk yabancıya güveniş, ilk öğretmen ve adanma… Üstelik tüm öğrencilerden iki yaş küçükken, belki de hâlâ ana kucağı ararken gözü kapalı adanma… Ve kamunun değil sadece benim öğretmenim, öyle de bir sahiplenme. Ecel beyin kanaması ile geldi ama bana göre benim yüzümdendi.  Doğal değildi bana göre, belki… Erkenden yalnız bırakılmanın üzerine sağlıklı düşünecek yaşta değildim. Thomas Bernhard’ın dediği gibi; “Kulaklar, insanın kendi kendini azarlamalarıyla doludur.” Ben onun gitmesini diledim ve gitti. Bu kadar basitti her şey. Sanırım ilk o zaman duydum o sessizliğin, değersizliğin ve hiçliğin sesini. İlk o zaman öğrendim dışarıdaki şefkatin eksikliğini. Suçluluk duygum zamanla azaldı ama okula getirilen tabutu başında ağlarken kalbime oturan acı hiç azalmadı. Sonraki eğitim hayatımda hiç kimse kapıda karşılamadı beni ve elini uzatmadı.  Koşarak geçtiğim Arnavut kaldırımlı o yol çok başka şimdi. Kapıda beklediği çocuğun bedenine değil ruhuna da yuva açan bir öğretmenin o sıcacık eli de çok geride kaldı. Ama bana kendi bilgi haznesini belletmekten ziyade, benim zihnimin derinliklerini keşfetme cesaretini öğretmesi sayesinde hâlâ kendime yeni yollar açabilme gücüm var. O yeni yolları keşfetme hevesiyle hâlâ kendimi öğrenmeye, dolayısıyla diğer herkesi öğrenmeye yetecek sabrım var. Öğrenmenin ve öğretmenin müthiş hazzından hiç vazgeçmediysem onun sayesinde. Sadece bilgi aktaran bir birey değil; düşünme, sorgulama, araştırma ve üretme yeteneklerimi keşfetmemi sağlayan bir rehber olması sayesinde. 

Atatürk ilkelerine ve inkılaplarına bağlı öğrenciler yetiştiren, kıvançta ve tasamızda ortak olan, mesleğine ömrünü veren ve evine işini taşıyan nadir meslek gruplarından öğretmenlerimiz sayesinde hayatımızın temel taşları atılıyor. O temel taşları sayesinde bugün kendi zamanımızı daha ilkesel, vicdanlı ve ahlaklı geçirebiliyoruz.  Bu vesileyle başta yine kasım ayında kaybettiğimiz Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Güner öğretmenim olmak üzere tüm öğretmenlerimi sevgi, saygı ve minnetle anıyorum. Bugün benim doğum günüm, gözüm ekrana  kayınca Anıtkabir’e Türkiye’nin dört bir tarafından öğrencileri götüren öğretmenleri görüyorum; aradığım yol açılıyor tam önümde, kuşlar ötüyor şimdi kalbimde, kasım ayının herhangi bir gününde, herhangi bir yerde…

Yazarın Diğer Yazıları
Vida

Unutkanım bu aralar ama şimdilik… Ve gayet bilinçli bir unutma isteği, unutmayı istemek hali. Toplum olarak öyle olaylar duyuyor, görüyoruz ki, umut için unut mottosuna sarılmaktan başka kalmıyor bir yol. Aksi halde ayakta kalmaya derman yok ama bir yandan da oturmaya ferman yok. Tabii ki geri plana attığımız, yok saydığımız şeyleri tamamen unutmuyoruz. Sadece görmezden […]

Devamını Oku
Yola Revan

Yeni yılın ilk sabahı… Ne dışarıdaki kutlamaların artığı var evde ne de dün geceden kalma abartılı bir umut. Her şey olması gerektiği kadar sade; ben de öyleyim. Pencereyi aralıyorum; soğuk hava yüzüme dokunuyor. Tuhaf bir sessizliğe bürünmüş semtimin arsız sokakları. Sanki gece boyunca edilen bütün dilekleri sindirmek için biraz daha uyumaya karar vermiş gibi bulutlar. […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku