Unutkanım bu aralar ama şimdilik… Ve gayet bilinçli bir unutma isteği, unutmayı istemek hali. Toplum olarak öyle olaylar duyuyor, görüyoruz ki, umut için unut mottosuna sarılmaktan başka kalmıyor bir yol. Aksi halde ayakta kalmaya derman yok ama bir yandan da oturmaya ferman yok. Tabii ki geri plana attığımız, yok saydığımız şeyleri tamamen unutmuyoruz. Sadece görmezden […]
Unutkanım bu aralar ama şimdilik… Ve gayet bilinçli bir unutma isteği, unutmayı istemek hali. Toplum olarak öyle olaylar duyuyor, görüyoruz ki, umut için unut mottosuna sarılmaktan başka kalmıyor bir yol. Aksi halde ayakta kalmaya derman yok ama bir yandan da oturmaya ferman yok. Tabii ki geri plana attığımız, yok saydığımız şeyleri tamamen unutmuyoruz. Sadece görmezden geliyoruz, hatırladığımızı değil unuttuğumuzu anlatacağımız ana gelene kadar…
Yalnız bu “unutmayı isteme hali”nin bir kötü tarafı var, çok kendini kaptırınca unutmaman gereken şeyler de arada kaynayıveriyor. Mesela unuttum baharda Ankara’ya gitme sözümü. Oysaki takvimlere bakıldı, üç gün beş gün kavgası yapıldı, planlar programlar ortalığa saçıldı. Neyse ki kocam bey var, ajanda gibi adam mübarek. Organizasyon adamı. Hemen kapattı ayıbımı. Alındı biletler, bavullar hazırlandı. Bir de nasıl özledim Ankara’yı…
Ankara’ya ilk gittiğim zamanı hatırlıyorum da…
Kocaman bir merakla gitmiştim başkente. Sandım ki memleketin kalbi orada atıyor, ritim yüksek, tempo hızlı, herkes bir yerlere yetişiyor. Oysa beni karşılayan şey tuhaf bir sakinlikti. Gürültüsü bile ölçülü, sevinci bile temkinli bir şehir Ankara. Belki yılların memur terbiyesi, belki coğrafyasının huyu suyu, belki de bu memlekette fazla sevinmenin insanın başına iş açabileceğini erken öğrenmiş olmanın hali… Bilemem. Bildiğim tek şey, Ankara’nın biraz insanı hizaya sokan bir şehir olduğu. İnsan böyle şehirleri özlediğini fark edince de biraz durup kendini sorguluyor. Fazla derine inmeyeceğim, şimdilik…
Şehir mesafeli, şehir ciddi, hatta endişeli… Ama galiba tam da bu yüzden baharı başka oluyor. Her şehirde bahar gelir, ağaçlar yeşerir, insanlar sokağa çıkar; bunda yeni bir şey yok. Ankara’da belirgin olarak değişen şey mevsimden çok insanların ruh hali. Belki az yeşilinden, belki uzun kışından ama bahar geldi mi bir başka yansıyor yüzlere neşenin ifadesi. Neşesi öyle taşan, bağıran bir neşe değil ama. Daha çok insanın cebinde taşıdığı, lazım olunca yoklayıp yerinde mi diye baktığı bir şey gibi. Daha sakin, daha ölçülü, ama bir o kadar da içten. Samimiyetle biliniyor baharın kıymeti.
Hayatın temposu, memleketin hali, geçim derdi, telaş, kaygı… Derken insan şehir gibi oluyor, şehir de insan gibi; fazla gevşememeyi öğreniyor, fazla sevinmemeyi, fazla üzülmemeyi. Her şey yerli yerinde dursun diye içinden bir yerleri sıkıp duruyor. Sonra bir gün hava biraz ısınıyor, ağaçlar yeşeriyor, insanlar sokağa çıkıyor… Ve insan fark ediyor ki aslında yorulmuş. O yüzden bahar gelince sadece şehir değil, insanın içi de biraz gevşiyor.
Benim çocukluğum da biraz öyleydi galiba. Çok gürültü sevmeyen, sevincini bile fazla belli etmeyen çocuklardanım. Ama bana bahşedilen en ufak bir kıymetin kıymetini bilenlerden oldum, vakti gelince gevşemeyi bilenlerden yani, ne önce ne sonra… Ankara’da büyümedim ama bu şehrin çocuklarını görünce hep tanıdık bir şey hissettim. Dizini kanatsan dişini sıkar ağlamazsın, biri görür de artık büyüdüğünü hatırlatır diye. Belki o yüzden Ankara bana yabancı gelmez. Bu şehir insanı şımartmaz, gevşetmez, ama bırakıp da gitmez. Bahar gelince ise herkesin yüzünde aynı ifade belirir. Sanki uzun süredir sıkılan bir vida azıcık gevşemiş gibi. Ne düşüyor yerinden ne de eskisi kadar can yakıyor…
Her şey sadece seninle ilgiliydi ve ilgi şimdilik benim uzmanlık alanım değildi, günlerden güz ve mevsimlerden herhangi biri idi. Bilmem kaçıncı günün kaçıncı akşamında bir Ankara soğuğunda girdiğim esnaf lokantasında içtiğim kaçıncı çorba idi, belki de hiç içilmemişti. Çorba mı tuzlu idi, ben mi dertli idim ya da çorbanın kepçesi uzundu da ben mi yavaştım […]
Devamını Oku
Uçsuz bucaksız ve heybetli bir gökyüzü karşımdaydı az önce. Önemsemedim kimler nerelerdeydi ve saatler kimi gösteriyordu. İncelikli ve nazik bulutlar taşıyordu sırtında canım gökyüzü. Uzun uzun seyrettim salına salına dans edişlerini. Yüklenmiş yükünü belki boşluğuna asılmış kederlerin. Belki de zevkinde ve neşesinde gülmelerin. Kim bilir ve de niye bilsin?.. Ankara’da görmüştüm böyle bir gökyüzünü en […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku