Benliğimin duvardan duvara vurulduğu günlerdeyim. Düşmüşüm derdin derdine, girmişim çarenin peşinden celladın inine. Bekliyorum umarsızca, ıssız bir kasabanın tekinsiz bir istasyonunda. Belki bir kardelen gelir de elimden tutar diye ya da bir gökkuşağı eğilir, biner giderim üzerine de ağlamaz gözlerim, titremez ellerim “sen, sen” diye. Gelecek biliyorum o kardelen, görünecek gökyüzünde o kuşak rengârenk, bir […]
Benliğimin duvardan duvara vurulduğu günlerdeyim. Düşmüşüm derdin derdine, girmişim çarenin peşinden celladın inine. Bekliyorum umarsızca, ıssız bir kasabanın tekinsiz bir istasyonunda. Belki bir kardelen gelir de elimden tutar diye ya da bir gökkuşağı eğilir, biner giderim üzerine de ağlamaz gözlerim, titremez ellerim “sen, sen” diye. Gelecek biliyorum o kardelen, görünecek gökyüzünde o kuşak rengârenk, bir umut doğacak içerime.
Nefesinin peşindeyim yine, nefessiz kalmış gibi. Önce eksikliğinden öğrenmiştim seni. Adını koyamadığım boşluklarda büyümüştüm. Bir evin en sessiz köşesine siner gibi sinmiştin içime. Yokluğunda bile varlığını bildiğim bir şey olmuştun. Bazen bir sıcaklık olmuştun avuçlarımda, bazen gecenin tam ortasında insanın göğsüne oturan ince bir sızı. İnsan en çok hiç doyamadığı şeyi arıyormuş hayatı boyunca. Yoksa da yoktu ama leyleği havada göreceğim diye kör olmanın da manası yoktu… Ben seni biraz kırık, biraz üşümüş, biraz da güç öğrenmiştim, “Sevgi.”
Güçlükle öğrenilen şey bir çivi gibi çakılıyor bilincine insanın hayat boyunca. Peşinde koş ha koş özüm, bul ha bul gönlüm… Bazen buldum bir çocuğun endişe dolu bakışında. Bazen bir dost omzunda. Bazen en ulaşılmaz aşkın kollarında ve bazen de bir sarhoş ömrün anlattığı hikâyenin son paragrafında… Her tınısında her yankısında zamanın. Her sesini duyduğumda iliklerime kadar sen oldum Sevgi, sen oldum yaratılıştan beri…
İnsan bazen bütün ömrünü aynı hissin etrafında dönerek geçiriyor. Yokluğun gurbet, yokluğun bahar konan bir bulutta nihayet ve bir evlada duyulan hasret. Yalnız sevgililerin kıyısına vurmuş ölü balıklar gibi sustum yıllarca. Susmak çözüm değilmiş anladım içimdeki siyah haykırınca. Bak…Yine sana kaldım Sevgi, aydınlık selamım olunca.
Sevgi, hakkını almış ötekilerle gelmiyor sana. Gitmek için onlarca sebebi varken kalıyor yanında, çünkü “İyilik” var sevginin içinde. Su veriyor ilk diktiğin fidenin can toprağına, bazen de sokuluyor dizlerinin dibine ve yaslıyor başını omzuna. Sessizce oturuyor başucunda bazen, nabzını sayıyor gecelerin. Bağırmıyor kelimeleri, içindeki büyümeyen çocuğa fısıldıyor usulca.
Bazen de dinlenilecek bir gölge gibi sevgi. Yorulmuyor yanında insan. Susunca darılmayan konuşunca eksilmeyen. İnsan en çok, yanında kendisi olmaktan korkmadığı kişilerin gözlerinde bırakıyor yüklerini. “Dostluk” da sevginin başka bir yüzü, sanki yazlık bir sinemanın hiç gitmediğim akşamlarını birlikte özler gibi…
İnsanın içindeki uğultu dinmiyor sevgili Sevgi. Kalabalıkların ortasında bile kendi sesine çarpıp duruyor ruhu. Sonra biri çıkıyor karşısına ne yaralarını soruyor ne de onları iyileştirmeye kalkıyor. Sadece oturuyor yanında, baharlardan bir bahar akşamında. Aynı geceye başka pencerelerden bakıp birbirini anlayan insanlar varmış, gördüm sonra. Aşk varmış, aşka tutulmuş, kırılmış ama dağılmamış. Yorulmuş ama gitmemiş salına salına. Bazen gecenin üçünde bir bardak su uzatıyor bazen ateşini ölçüyor sessizce. Üşüme diye üstünü örtüyor. Aynı hikâyeni kırk kere dinliyor. Ve anladım… Aşk için “Emek” de senin yeryüzünde bıraktığın eski bir izinmiş Sevgi.
Bazı cümleler o kadar fazla kullanılıyor ki, insan gençlik ateşi sanıyor, doğruluklarını unutuyor. Oysaki o kadar yetişkin bir yer ki cümlelerin durak yeri:
“Sevgi neydi? Sevgi iyilikti. Dostluktu. Sevgi emekti.”
Gençken kendisini yakanın peşinden gidiyor Sevgi. Büyüyünce, küllerinin içindeki közü arıyor. İnsan gençken İlyas’a üzülüyor. Büyüyünce Cemşit için ağlıyor.
Ve ilk kez ağlamak istemiyorum belki…
Benliğimin duvardan duvara vurulduğu günlerdeyim. Düşmüşüm derdin derdine, girmişim çarenin peşinden celladın inine. Bekliyorum umarsızca, ıssız bir kasabanın tekinsiz bir istasyonunda. Belki bir kardelen gelir de elimden tutar diye ya da bir gökkuşağı eğilir, biner giderim üzerine de ağlamaz gözlerim, titremez ellerim “sen, sen” diye. Gelecek biliyorum o kardelen, görünecek gökyüzünde o kuşak rengârenk, bir […]
Devamını Oku
Unutkanım bu aralar ama şimdilik… Ve gayet bilinçli bir unutma isteği, unutmayı istemek hali. Toplum olarak öyle olaylar duyuyor, görüyoruz ki, umut için unut mottosuna sarılmaktan başka kalmıyor bir yol. Aksi halde ayakta kalmaya derman yok ama bir yandan da oturmaya ferman yok. Tabii ki geri plana attığımız, yok saydığımız şeyleri tamamen unutmuyoruz. Sadece görmezden […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku