Hiç sonbahar sabahına benzemeyen bir sonbahar sabahıydı. Öğleden sonra bulut kapladı gökyüzünü. Akşam bembeyaz bir yorganın altında kalakaldık öylece. Yağmur yağacak besbelli. Yıldızlar yok, gezegenler yok, en ufak bir ışık huzmesi yok. Sanki koca evren yok oldu da bir tek dünya kalakaldı öyle yapayalnız, öyle bir başına… Aslında biliyorum hepsi oradalar, yerli yerinde duruyorlar. Görünmeyen […]
Hiç sonbahar sabahına benzemeyen bir sonbahar sabahıydı. Öğleden sonra bulut kapladı gökyüzünü. Akşam bembeyaz bir yorganın altında kalakaldık öylece. Yağmur yağacak besbelli. Yıldızlar yok, gezegenler yok, en ufak bir ışık huzmesi yok. Sanki koca evren yok oldu da bir tek dünya kalakaldı öyle yapayalnız, öyle bir başına… Aslında biliyorum hepsi oradalar, yerli yerinde duruyorlar. Görünmeyen bir Samanyolu ve diğerleri… Bu hiçlikte bir şeyler yazmam lazım belki, yazarım elbet, biraz da haykırmak gerek hatta, ona bakarız sonra ama bak zihnimin vitrininde ne çalıyor şimdi;
“Sen kalbimin mehtabısın, güneşisin
Sen ruhumun vazgeçilmez bir eşisin”
Ne güzel de söyler Berkant o şarkıyı. Usul usul dinlendirir benliği. Şarkıda Samanyolu sözcüğü hiç geçmez ama “Samanyolu”dur şarkının adı. İşte görünmeyen bir Samanyolu daha. Görünmez ama şarkı öyle bilinir, öyle sevilir. Kapatıp gözleri sadece müziği dinlemek gerek şimdi. Pencereden başımı uzatsam ilk damla yüzüme düşer belki. Bir bere de örmek lazım bak, onu çözeriz de üşüyen ruha ne yapmak gerekli? Tüm dertleri satıp karşılığında bir leğen alırım belki, mavi renkli…
Uzun yıllar müzikle uğraşmıştı ama aynı adlı filmin müziğine yazılan sözler sonucu ortaya çıkan Samanyolu şarkısıyla zirveye tırmanmıştı. 1968 yılında 100 binin üzerinde satarak Türkiye’de Platin Plak alan ilk plaktı. Sinema alanında da yer alan Berkant, çeşitli filmlerde rol aldı. Beste ve şarkı sözü uyarlaması, yazarlığı yaptı. Akciğer kanseri teşhisi ile tedavi gören ve daha sonra evinde yaşadığı nefes darlığı sorunu nedeniyle durumu kötüleşen Berkant, 1 Ekim 2012 tarihinde aramızdan ayrıldı. Aklımda kalan bir anı; koyu bir Fenerbahçeli olan Berkant’ın aramızdan ayrıldığı gün, kaptan Alex de takıma veda etti. Taraftar Samanyolu ile ikisini de uğurladı. Üzüntüden sesimin kısıldığı zamanlardı. Dertlerimiz daha masum ve daha sıradandı.
Dinle, genç bir kadın ağlıyor şimdi, uzaktan geliyor sesi. Diyor ki, hiç sevmediler beni. Gidip başını okşarım belki. Bak yaşlı bir amca çöpleri karıştırıyor, bir sıcak çorbayı paylaşırız da ısıtırız içimizi. Beri köşede bir yavru kedi sırılsıklam, sıcak bir yuva buluruz ona belki. Karanlıkta bir çocuk sessizce çığlık atıyor, elinden tutup bağrımıza basarız belki, korkma deriz, korkma, geçecek, sen vazgeçme yeter ki…
“Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek
Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek”
Şimdilik o görünmeyen Samanyolu gibi, sakin ama heybetli, bekliyoruz güzel günleri. O bulutlar elbet dağılacak, geçecek zemheri ve yine ışıldayacak her bir yıldız, hayallerimiz ve hedeflerimiz gibi. Yıldızların altında özgürce yaşamak için savaşan insanların hikâyeleri, genç bir ulusun inşası için gösterilen çabalar, daha nice fedakârlıklar, elbette bugünler için değildi. Ekonomik dalgalanmalar, siyasi kutuplaşma ve sosyal sorunlar, otoriter eğilimler ve insan hakları ihlalleri ve daha birçok sorun, bu kaos, bu çöküş, Gazi Mustafa Kemal’in hayalini kurduğu ülkede asla olmaması gerekenlerdi. Cumhuriyet’in ilkelerinden kopmadan, canla başla çalışarak, birbirimize sarılarak, sanatın ve bilimin ışığında bu bataktan çıkmamız mümkün tabii ki.
“Ruhum senin, kalbim senin, ömrüm senin
Yıllar geçse ölmeyecek bende sevgin”
Aynı adlı filmin can alıcı sahnesinde dediği gibi “Samanyolu öyle bir ülkeye gider ki, orada sadece saadet vardır.” Atatürk’ün yolundan gittiğimiz sürece bizim ülkemize de saadet gelir elbet.
Şimdi evdeki tüylü bireyin oyun vakti, sonra biraz daha dertlenirim belki…
Unutkanım bu aralar ama şimdilik… Ve gayet bilinçli bir unutma isteği, unutmayı istemek hali. Toplum olarak öyle olaylar duyuyor, görüyoruz ki, umut için unut mottosuna sarılmaktan başka kalmıyor bir yol. Aksi halde ayakta kalmaya derman yok ama bir yandan da oturmaya ferman yok. Tabii ki geri plana attığımız, yok saydığımız şeyleri tamamen unutmuyoruz. Sadece görmezden […]
Devamını Oku
Yeni yılın ilk sabahı… Ne dışarıdaki kutlamaların artığı var evde ne de dün geceden kalma abartılı bir umut. Her şey olması gerektiği kadar sade; ben de öyleyim. Pencereyi aralıyorum; soğuk hava yüzüme dokunuyor. Tuhaf bir sessizliğe bürünmüş semtimin arsız sokakları. Sanki gece boyunca edilen bütün dilekleri sindirmek için biraz daha uyumaya karar vermiş gibi bulutlar. […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku