Yeni yılın ilk haftaları geçti bile; kaldı üç yüz küsur gün. Zamanı durdurmak mümkün değil. Ben bu yazıyı yazarken, sizler okurken saat durmadan işliyor: Tık, tık, tık tık… Kar yağdı yağmadı, ocak bitti, şubat geldi derken bir de bakacağız ki yaz. Ondan sonra da sonbahar ve yeni yıla yaklaşma. İnsanlar eskiden zamanı bu kadar bölmezlerdi; […]
Yeni yılın ilk haftaları geçti bile; kaldı üç yüz küsur gün. Zamanı durdurmak mümkün değil. Ben bu yazıyı yazarken, sizler okurken saat durmadan işliyor: Tık, tık, tık tık… Kar yağdı yağmadı, ocak bitti, şubat geldi derken bir de bakacağız ki yaz. Ondan sonra da sonbahar ve yeni yıla yaklaşma. İnsanlar eskiden zamanı bu kadar bölmezlerdi; güneşe bakmak yeterdi onlara. Sabahın ilk ışıklarıyla kalkar, hava kararınca da yatarlardı. Sonra saatler ortaya çıkmaya başladı; güneş saatleri, daha sonra zamanı daha çok bölen aygıtlar. Ama ilk saatlerde sadece akrep vardı, yelkovan yoktu. Geçenlerde Siena’daki katedralin üstünde gördüm bu saatlerden. İnsanlar o dönemlerde dakikaları bilmeye ihtiyaç duymadıkları için yelkovan takmamışlardı saatlere. Daha sonraları yelkovan devreye girdi; saniyeleri gösteren ibreler eklendi. Kronometreler ortaya çıktı. Sayısal çağda ise zaman artık en küçük parçalarına kadar bölünüyor.
Zaman görece bir şey. Hepimiz zamanı aynı ölçekte yaşamıyoruz. Nâzım hapiste yazdığı bir şiirinde elindeki kurşun kalemin ömrüyle, kendi ömrünü kıyaslar. Kalemin tükenişiyle kendi tükenişini düşünür. İçeride geçen on yıl ne demektir; insan ömrünün tam on yılı. Geri gelmeyecek bir zaman dilimi (Ki Nâzım on değil on üç yıl kalmıştır hapiste). 1971 Darbesi bizi içeri attığı zaman bazı mahkûmlar, “Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, eğitimini tamamlaması için her hâkimi bir tek gün hapis yatırmalı” derlerdi. “Ancak o zaman hapiste geçen yılların ne demek olduğunu anlayabilir.”
Tık, tık, tık, tık… Zaman geçiyor. Bu yazıyı okumaya başladığınız noktada değilsiniz artık. Sayısal saatler, bizi okyanus ötesine geçiren uçaklar, hızlı otomobiller, hayatımızı kolaylaştıran onca teknolojik buluş, zamanı daha fazla yaşamamızı sağlamadı. Tam tersine kısalttı bu zamanı. Erik ağacının çiçek açmasını bekleyen, ufka bakan, dalgaların kabarışını gören, yerdeki karıncayı izleyen insan, zamanı bizden çok daha yoğun yaşıyor. Onun hayatı, bizim gibi trafikte saatler harcayan insanlardan daha uzun.
Tık, tık, tık, tık… Zaman akıyor, bunu hiç unutmayın. Bu tıkları daha değerli ve yaşanılır kılmak elimizde. Arada sırada gökyüzüne bakalım, ağaçların yapraklarını döküşünü, sonra yine yeşillenişini seyredelim; saliseli saatlerimizin değil, doğanın ritmini hissetmeye çalışalım; soluğumuz ağzımızda koşturmadan yaşayalım. Unutmayalım ki antikçağda Yunan filozofları “etik” kelimesini “doğaya uygun yaşama” olarak algılarlardı. Zaten ahlaki olan da bu değil mi?
Cumhuriyet’i kuranlardan sonra gelen yöneticiler, her şey gibi bayramların da önemini ve devrimci özünü dondurdukları, unutturdukları için 23 Nisan’ın sadece “çocuk” yönü üstünde durulur oldu; oysa 23 Nisan, 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşuyla birlikte egemenliğin monarşiden halka geçişinin bayramı. Çocuk bayramı oluşu da güzel ama egemenlik daha önemli. Bugün iktidarda olanlar varlıklarını ve bu makamlara […]
Devamını Oku
Albert Einstein, E=mc2 formülü üzerinde kafa yorarken, belli bir hıza erişmiş cismin değişikliğe uğrayacağını ve zaman kavramının görece olduğunu ispatlamıştı. 20. yüzyılın sonlarında MIT gibi ciddi bir enstitünün önemli bilim adamı Thomas Pritchard, bir sodyum atomunun, bir bariyerin iki tarafında aynı anda var olabildiğini ispatladı. Yani bölünmeyen atom, aynı anda, iki ayrı yerde birden var […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku