Zülfü Livaneli
Tüm Yazıları
Tık, tık, tık, tık
Ana Sayfa Tüm Yazılar Tık, tık, tık, tık

Yeni yılın ilk haftaları geçti bile; kaldı üç yüz küsur gün. Zamanı durdurmak mümkün değil. Ben bu yazıyı yazarken, sizler okurken saat durmadan işliyor: Tık, tık, tık tık… Kar yağdı yağmadı, ocak bitti, şubat geldi derken bir de bakacağız ki yaz. Ondan sonra da sonbahar ve yeni yıla yaklaşma. İnsanlar eskiden zamanı bu kadar bölmezlerdi; […]

Yeni yılın ilk haftaları geçti bile; kaldı üç yüz küsur gün. Zamanı durdurmak mümkün değil. Ben bu yazıyı yazarken, sizler okurken saat durmadan işliyor: Tık, tık, tık tık… Kar yağdı yağmadı, ocak bitti, şubat geldi derken bir de bakacağız ki yaz. Ondan sonra da sonbahar ve yeni yıla yaklaşma. İnsanlar eskiden zamanı bu kadar bölmezlerdi; güneşe bakmak yeterdi onlara. Sabahın ilk ışıklarıyla kalkar, hava kararınca da yatarlardı. Sonra saatler ortaya çıkmaya başladı; güneş saatleri, daha sonra zamanı daha çok bölen aygıtlar. Ama ilk saatlerde sadece akrep vardı, yelkovan yoktu. Geçenlerde Siena’daki katedralin üstünde gördüm bu saatlerden. İnsanlar o dönemlerde dakikaları bilmeye ihtiyaç duymadıkları için yelkovan takmamışlardı saatlere. Daha sonraları yelkovan devreye girdi; saniyeleri gösteren ibreler eklendi. Kronometreler ortaya çıktı. Sayısal çağda ise zaman artık en küçük parçalarına kadar bölünüyor.

Zaman görece bir şey. Hepimiz zamanı aynı ölçekte yaşamıyoruz. Nâzım hapiste yazdığı bir şiirinde elindeki kurşun kalemin ömrüyle, kendi ömrünü kıyaslar. Kalemin tükenişiyle kendi tükenişini düşünür. İçeride geçen on yıl ne demektir; insan ömrünün tam on yılı. Geri gelmeyecek bir zaman dilimi (Ki Nâzım on değil on üç yıl kalmıştır hapiste). 1971 Darbesi bizi içeri attığı zaman bazı mahkûmlar, “Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, eğitimini tamamlaması için her hâkimi bir tek gün hapis yatırmalı” derlerdi. “Ancak o zaman hapiste geçen yılların ne demek olduğunu anlayabilir.” 

Tık, tık, tık, tık… Zaman geçiyor. Bu yazıyı okumaya başladığınız noktada değilsiniz artık. Sayısal saatler, bizi okyanus ötesine geçiren uçaklar, hızlı otomobiller, hayatımızı kolaylaştıran onca teknolojik buluş, zamanı daha fazla yaşamamızı sağlamadı. Tam tersine kısalttı bu zamanı. Erik ağacının çiçek açmasını bekleyen, ufka bakan, dalgaların kabarışını gören, yerdeki karıncayı izleyen insan, zamanı bizden çok daha yoğun yaşıyor. Onun hayatı, bizim gibi trafikte saatler harcayan insanlardan daha uzun.

Tık, tık, tık, tık… Zaman akıyor, bunu hiç unutmayın. Bu tıkları daha değerli ve yaşanılır kılmak elimizde. Arada sırada gökyüzüne bakalım, ağaçların yapraklarını döküşünü, sonra yine yeşillenişini seyredelim; saliseli saatlerimizin değil, doğanın ritmini hissetmeye çalışalım; soluğumuz ağzımızda koşturmadan yaşayalım. Unutmayalım ki antikçağda Yunan filozofları “etik” kelimesini “doğaya uygun yaşama” olarak algılarlardı. Zaten ahlaki olan da bu değil mi?

Yazarın Diğer Yazıları
Yeni Yıl

Niye yeni yılı kutluyoruz?  Çünkü ihtiyacımız var. Geçip giden zamana kilometre taşları koymak için, yapay bölünmeler uydurmuşuz. Saniyeden yüzyıla giden zaman ölçüleri için rahat ediyor, ömrümüzün sınırlarını kavrıyoruz. Yoksa 31 Aralık tarihinin hiçbir önemi yok.  Neden 31 rakamı, neden “aralık” diye bir kavram?  2025 sayısını Hazreti İsa’nın doğumundan itibaren geçen süre diye algılamış Batılılar. Biz […]

Devamını Oku
Çimmekten Yüzmeye Deniz Hamamından Beach Club’a

Güney kıyılarımızdaki dağları, taşları yazlık evlerle doldurduğumuza bakıp da oldum olası deniz kültürüne yakın olduğumuzu sanmayın. Bin yıldır bir yarımadada yaşayan, sekiz bin kilometre deniz kıyısı olan Türkiye’de yakın zamana kadar “yüzmek” kelimesi bile kullanılmazdı. Türk köylüsü için bu eylem hâlâ “çimmek”tir. Köylümüz bir akarsuya girer, biraz çimer, sonra kıyıya çıkarak donunun paçalarındaki suyu sıkar, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku