Dile kolay, ömrümün 15 yıla yakın bir bölümü, Kızılay-Kolej arasında geçti. 1966 yılı sonbaharında devam etmeye başladığım TED Ankara Koleji Orta Kısmı Hazırlık sınıfı, evimizin bulunduğu Kavacık Subayevleri’nden Kızılay’a kadar her gün otobüs ya da sonraları dolmuşla gitmemi; öğleden sonra çıkışımda ise Kolej’den Kızılay durağına kadar yürüyerek, yine çoğunlukla otobüse binerek eve dönmemi zorunlu kıldı. […]
Dile kolay, ömrümün 15 yıla yakın bir bölümü, Kızılay-Kolej arasında geçti. 1966 yılı sonbaharında devam etmeye başladığım TED Ankara Koleji Orta Kısmı Hazırlık sınıfı, evimizin bulunduğu Kavacık Subayevleri’nden Kızılay’a kadar her gün otobüs ya da sonraları dolmuşla gitmemi; öğleden sonra çıkışımda ise Kolej’den Kızılay durağına kadar yürüyerek, yine çoğunlukla otobüse binerek eve dönmemi zorunlu kıldı. Bu zorunluk, beni adam etti.
Ailem beni bin bir zorlukla Kolej’e yazdırmıştı; bunun bilincindeydim, Kolej’de tanışmaya başladığım arkadaşlarımdan en önemli farkım, ailemin gelir durumuydu ve hayatım boyunca bunun hakkını geri vermeye, iyi bir öğrenci ve ‘hayat öğrencisi’ olmaya çalışacaktım.
Sabahları 07.05’te çantamı alıp baharda-kışta yokuş aşağı yürüyerek otobüse ulaşıyor, 35-45 dakika arasında süren otobüs yolculuğunu tamamlayıp Kızılay’da indikten sonra Atatürk Bulvarı’nda karşıya geçiyor, çok hızla Sakarya Caddesi’nden doğuya, Cebeci tarafına doğru yürüyerek son yokuştan Sağlık Sokak’a inmeden önce okulumu görüyor ve son hızla yokuştan aşağı koşarak toz duman arasında inip sınıfıma kavuşuyordum. Benim için rutin oluşturan, haftanın 6 günü yaptığım bu yürüyüşleri yakın zamanlarda düşündüğümde şaşıracaktım: 12 yaşından başlayarak şehirli bir çocuğun tek başına yaptığı bu rota, günümüzde bir hayal.
Çarşamba ve cumartesi günleri öğlen, diğer dört gün saat 15.30 civarında bu kez rotayı tersten başlayarak ve biraz yorgun biçimde yapmak durumunda kalıyordum. Bu kez yorgun bedenimle oraya buraya sarkıyor, seri yürüyüşümü tıpkı benzer arkadaşlarım gibi bozuyor, hele yanımda spor çantam ikinci bir ağırlık olarak varsa, iyice dağılıyordum. Dağılma bir çevreye katılma, yamanma, ‘sarsak bilgilenme’ durumuydu ve zaman içinde bundan da hoşlanmaya başlayacaktım: Bilgi Kırtasiye ve Kitabevi, Gençlik Kırtasiye ve Kitabevi, Tarhan Kitabevi, Kocabeyoğlu Pasajı’ndaki kitapçı ve sahaflar; derken biraz daha ötede Zafer Çarşısı kitapçıları, Türkçe-İngilizce kitap ve kırtasiye malzemesi için büyülendiğim yerlerdi; yıllar geçtikçe daha özgür biçimde her birine girip alışveriş yapacaktım. Ama bir zaman fark ettim ki, bunların hepsi rüya gibi: Önünden geçtikçe nefesinizin derinliklerine çektiğiniz Flamingo Pastanesi’nin kokuları, balıkçılar, mandıra ve peynirciler ve hele Goralı Sandviç’in sosisli püreli turşulusu… Piknik… Derken tuhafiyeler ve ekmekçiler… Sınıf arkadaşım Erol, daha sonra SSK İşhanı’nın inşa edileceği büyük otoparkı ve içindeki çiçekçiyi işleten ailenin çocuğu idi, dönüş yolunda yoldaşlığımız Selanik Caddesi’nde bitiyordu. Zaman geçtikçe gidiş yolunda İhsan, Ziraat Fakültesi durağından binen Seltipi ve Pınar, arkadaşlarım olacaktı.
1973 yılı Mayıs ayında liseden mezuniyetime kadar yürüyüş maceraları böyle geçti. Geç kaldığım ya da yoğun karıyla ünlü Ankara günlerinde, zincirli tekerleklerine rağmen geciken otobüslerden Sıhhiye’de inerek Sağlık Sokak’tan koşarak düşe kalka okula yetişirdim. Kimi zaman çevresinde 1500 metre ya da 3000 metre koşu yaptığımız Kurtuluş Parkı’na takılır, kimi zaman Hacettepe Parkı’na doğru yürüyerek konfor sınırımızı zorlar, kimi zaman Kocatepe Parkı’na doğru serserilikle eğleşme zamanımızı artırırdık. Lise kısmı yaşlarında spor yatkınlığım atletizm koşularından futbol, voleybol ve masa tenisine kaydı; tümü de okuldan geç çıkmama neden oluyordu. Bütün bu 7 yıl boyunca yaz aylarında evimizin bahçesi ve mahalle sınırlarında kelebek koleksiyonculuğuna soyunmam, Adakale Sokak’taki İngiliz Kültür Heyeti Kütüphanesi ile erken tanışmama neden oldu; Kütüphane ise H. G. Wells ile Orwell’i sundu bana. Öğlen aralarında oraya yürüyor, zamanımı dergi okuyarak ya da kitap iade-ödünç alma için kullanıyor, dönüş yolunu uzatıp Bayındır Sokak’a ulaşıp geri dönüyor, derslere teslim oluyordum. Sonraki zamanlarda TRT Genel Müdürlüğü ve Kültür Bakanlığı binalarına yakın olduğumu fark etmek, onların etkilerine açılmak zor olmadı.
Zamanla rastlantılar, bilgi yumağına dönüştü. Adakale Sokağı’nın tam kırıldığı yerde, Mr. Hanna sabahları yoluma katılıyordu. Mr. Fraser ve Mr. Wall’dan sonra yeni bir arkadaş edinmiştim. Buna Mr. Heney de eklenecekti. Dersleri tamamlayıp, bakalorya sınavlarını da geçtikten sonra, liseyi dördüncülükle bitirdim. İlk üç, hepsi de farklı sınıflarda tanıdığım kız arkadaşlardı. 1973 üniversite sınavlarında ODTÜ Mimarlık’a ikincilikle girdim, ama hazırlık sınıfını atlayarak birinci sınıfa başladım. Bu kadar yoğun biçimde her gün parçası olduğum Kolej semtine, arada bir işim düştüğünde gelmekle birlikte, okuluma hiç uğramayacaktım.
Bu bir veda değildi; nitekim TED Üniversitesi’nin kurucu rektörü, beni 2013 yılında mimarlık fakültesini kurmaya çağırınca görev bildim. Planlanmış olmayan bu görev sırasında TED Vakfı’nın yeniden işlevlendirdiği ve yeni yapılarla donattığı Kolej üniversite yerleşkesi, bu kez yeniden yurdum oldu. Hoş bir gelişme olarak, bana Kolej ve Fidanlık semtini de yeniden kazandırdı. Her gün metro ile ulaştığım üniversiteden öğleyin çıkıyor, kimi zaman da akşamları oluyordu bu, Sağlık, Ataç, Adakale, Bayındır, İnkılap sokaklarını, Sakarya, Selanik, Tuna caddelerini yeniden, ve bu kez sistematik biçimde, hem zihnimle hem de ayaklarımla yordamlamayı öğreniyordum. Ayaklarım benim yerime (!) hatırladı daha çok. Çünkü Tarhan’dan 1980’li yıllarda satın aldığım Octavio Paz’ın şiirlerini Türkçeye çevirmiştim, 1984’te yayımlanan kitap ilgi görmüştü. Bunlardan biri, tam benim beden-şehir ilişkimi anlatıyordu:
BURADA
Bu sokaktaki adımlarım
Çınlar
Bir diğer sokakta
Ki orda
Duyarım adımlarımı
Yürüyen bu sokak boyunca
Ki orda
Gerçek olan sistir yalnızca
Gerçek olan sis değildi kuşkusuz, ama anılar, zamanında tarif edilmemiş, düşünülmemiş varoluş parçaları, 40 yıl sonra bu neredeyse ben yaştaki şiirin dizeleri arasında uçuşuyordu. Ayaklarım yolların eğimi ve pürüzlerini, kıvrımlarını, yeniden duyumsattığı dokunma duyusunu zihnime hatırlatırken, zihnim onlara yanıt veriyordu. Bu kez bir fark vardı çünkü sokakları zihnimle de yordamlıyordum. Nedeni şuydu: Sözkonusu kent parçasını şehre kazandıran plan konusunu, Carl Christoph Lörcher’in 1924 ve 1925 Ankara Planları’nı araştırıp bulan uzman bir mimar eğitimciydim artık ve Lörcher planının kırıldığı Adakale sokağını biliyordum. Ama ayaklarım bana, sabah ve öğle sonrası sokaklarını öğretecekti.
Güvenpark ve arkasındaki Vekâletler Mahallesi açıortayı merkez alınmak üzere ışınsal olarak tasarlanan Yeni Şehir Mahallesi’nde, Atatürk Bulvarı’nın doğusunda Selanik, İnkılâp (Devrim), Bayındır (Mimar-Mühendisler), Mithatpaşa (İsmet Paşa), Adakale, Ataç, Halk sokakları bulunur; bunlara ‘sabah sokakları’ diyelim. Batı tarafında ise İzmir, Menekşe, Sümer, Fevzi Çakmak cadde-sokakları vardır ki bunları da ‘öğle sonrası sokakları’ olarak adlandıralım. Sabah sokakları, güneşin sabahtan başlayarak öğleye kadar derinlemesine yaladığı, öğle sonrası sokakları ise, adı üzerinde, güneşin öğleden başlayarak akşama kadar içinde olduğu sokaklardır. Boylamasına giren güneş, yaz-kış bu kimlik verme işlemini gerçekleştirir. Bu sokaklardayken, bedeniniz günün hangi saati olduğunu bilir. Kentliler, hiç ayırdında olmadan bu sokakların kalitelerini, yer duyumsamalarını anımsarlar. Bedenlerine işleyen bu kodlar, onların bazen lokanta seçimlerini, bazen içinde bulunma isteklerini, kimi zaman arkadaşlarıyla hangi kafede, hangi çayevinde buluşacaklarını söyler. Kimi zaman sevgililerine aşklarını nerede itiraf ettiklerini, kimi zaman onlarla nerede kavga ettiklerini bu sokakların ışığı, kokusu, aydınlığı, eğimi vasıtasıyla anımsarlar. Kimi zaman hangi terziye, hangi sinemaya gideceklerini de yine bu kodlar yönlendirmiştir. Hâlâ hafızalarını kodlayan ve onların hangi dergi yönetim merkezine gittiklerini, hangi sokak çatışmasında bulunduklarını da hatırlatan bu kodlardır. Kentliler bunların farkında değildirler.
Güneşin yönlendirmesiyle kenti tasarlayan, bu sade ama yaratıcı tasarım kararını uygulamaya başarıyla döken, ‘güneş diski’ ile kent mekânlarını kodlayan tasarımcıları alkışlamak gerekmez mi?
Başkentin Mimarlığı ‘Başkentin Mimarlığı / Mimarlığın Başkenti’… Bu türden tamlama tekerlemelerini son zamanlarda çok duyageldik, çünkü çok yapılageldi. Ama mimarlık alanında bunu her söylediğimizde, bir gerçekliği de ifade etmiş olduğumuzun farkında mıyız? Mimarlığımızın da başkenti olarak Ankara, hiç de yanlış bir önerme değil. Kendisine sorsak: Birinci Meclis, ki ‘Kurtuluş Meclisi’ olarak anılır (1920-1924); İkinci Meclis […]
Devamını Oku
Bağ da var, Büklüm Büklüm Yolları da… Daha başlıkla birlikte, hemen bir müziğin ritmine, çağcıl bir türkünün sözcük dizimine bağlanıyoruz değil mi? “Ankara’nın bağları da, büklüm büklüm yolları…” Ankara’nın bağları, bağ evleri vardır; hem de içlerindeki yaşam, bir bütün olarak ne denli çarpıcıdır ve yüzyıllara, kent tarihinin en azından iki yüzyılına damgasını vuran bir olgudur. […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku