“Türkiye’de roman ne zaman başladı?” sorusuna verilen yanıtlar Tanzimat çağını gösteriyor. Şemsettin Sami ilk roman yazarı sayılır da aslında listeye Vartan Paşa ile Misailidis’i de eklemek gerekir. Onlar Türk diliyle roman yazma çığırını başlatan, çeviriler yapan vatandaşlarımızdır ama tüm Tanzimat dönemi yazarları gibi anlatıları zayıftır. Genel olarak bu çağda Türk dilinde eğitim yayılmamıştı, W. J. […]
“Türkiye’de roman ne zaman başladı?” sorusuna verilen yanıtlar Tanzimat çağını gösteriyor. Şemsettin Sami ilk roman yazarı sayılır da aslında listeye Vartan Paşa ile Misailidis’i de eklemek gerekir. Onlar Türk diliyle roman yazma çığırını başlatan, çeviriler yapan vatandaşlarımızdır ama tüm Tanzimat dönemi yazarları gibi anlatıları zayıftır.
Genel olarak bu çağda Türk dilinde eğitim yayılmamıştı, W. J. Ong’un deyişiyle “matbaa insanı” çok azdı; geniş kitlelerce anlaşılmanın zorluğu yüzünden edebiyatta bir zevk çözülüşü olduğu, edebi derinliğin kaybolduğu doğrudur. Edebiyatta başka olanakların varlığı keşfedilmişti. Şairler, göz uyağına dayanan Arap dilinin şiir kalıplarından ayrılmak için tartışıyor ve buna Türk dilinin göz değil de söz ağırlıklı yapısını örnek göstererek uygun bir söz evreni arıyorlardı.
Kabul edilmeli ki ülkemizde sözlü edebiyat geleneği çok yaygındı; masallar ve meddahlık hayatın günlük gerçeğiydi. Bilimsel disiplin ve “tipografik matbaa insanı” uzaklardaydı. O dönemdeki edebiyatımızda klasik romancılığın karakterlere bölünmüş çeşitliliği, bilgi zenginliği ve dramatik olgunluğu yoktu. Çünkü bunlar bilimle ve şehrin yayılmasıyla gelişen, toplumun cemaatten cemiyete dönüşmesiyle mümkün olan şeylerdir. Bu nedenle bizim henüz anlatıcının anlattığı konuyla hemfikir olmasından öteye gittiğimiz yoktu; iyi kahramanlar hep iyiydi, genel olarak erkek dünyasının alışkanlıkları zikrediliyordu. Çünkü o çağda edebi gelenek halen eski şiirdeki dünya tasarımının etkisindeydi: Şiir dinseldi, romantikti, maskülendi; aşk ve doğa erkeğin algısına göre hizaya girmişti. Bu nedenle o çağda yazılan şiirde erkeğin aşk acıları; romanda ise eril sevdalar, yalnızlıklar ve bunaltılar vardı.
1900’de ilk modern roman olan Aşk-ı Memnu yazıldığında, klasik edebiyat epeyce yol almıştı: Balzac, Bronte, Musil, Melville, Gogol, Stendhal ve Dostoyevski “önceki kuşak” haline gelmiş, Hugo romantizmi ve Zola natüralizmi ortaya çıkmıştı. Tolstoy ikisinin arasındaydı. Romanda bilimsel gelişmenin sınırlarını belirlediği bir fantastik yöneliş doğmuş, Conan Doyle, Aldous Huxley, Oscar Wilde, H.G. Wells gibi yazarlar başka edebiyat çığırlarının yolunu açmıştı. Hatta romanın popüler bir kültür haline gelmesinde Dumas ve Dickens çok büyük mesafeler kat etmiş, Freud dolayımından gelen serbest çağrışımın ayak izleri duyulmaya başlamıştı: Avrupa’da büyük edebi devrimler siyasal devrimleri izlemekteydi.
İşte bu durum, roman anlayışı bakımından acemi, roman gelenekleri yönünden pedagojik olan edebiyatımız için bir sorundu. Çünkü Tanzimat çağında fıkra ve makale yazmaktan öteye geçilmemişti, sağlam bir roman neredeyse yoktu, çeviriler de ahlak, siyaset gibi etkenlerle sansürlenerek yayımlanıyordu. O dönemde roman genel olarak meddahlığın “ibret” ve “ders çıkarma” işleviyle sınırlıydı. Yani edebiyatın didaktik olması bekleniyordu: Bu nedenle Kurtuluş Savaşı yıllarında aydınlar her ne kadar pozitivist temelde uzlaşsalar da sanatın amacını sanat olarak belirleyen Serveti Fünun hareketiyle bağdaşamadılar. Sanattan pragmatik sonuçlar beklemek o dönemin ruhuna çok uyuyordu, çünkü Türkiye işgal edilmekte, parçalanmaktaydı. O çağdaki yazarların dilinde ve anlatımında yer alan acı retoriğin dayanağı budur: Tarihimizin bu en büyük ölüm yaşam ikileminde, Balkanlar’dan kaçan milyonlarca göçmen yaşama uğraşı içindeydi, Anadolu’da kötü zamanlar yaşanıyordu ve ülkemiz büyük emperyalist güçler tarafından işgal ediliyordu.
Türkiye’de yeni roman savaşın içine doğdu. Ulusal direnişi destekleyen yazarlar Ankara’da toplandı, savaşın ve yoksulluğun sınırını çizdiği katı bir gerçekçilikle yazmaya başladılar. Yaban eksiksiz ve tam olarak kuruluşun romanıdır; yalnız ve üzgündür. Yaban, halkına yabancılaşmış İstanbullu aydındır, halka bir şey verememiş olandır, padişahlık rejimine yaslanan ve cumhuriyetçi asilere tahammül edemeyendir.
Böyle bir dönüm noktasında doğan yeni roman bu nedenle asidir. O zamana kadar Handan, Seviye Talip, Heyula gibi romanların yazarı Halide Edip Adıvar, Ankara’ya geldikten sonra başka bir dünyaya geçmiş gibi yazmaya başlamışsa bundandır: Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye o yılların ürünüdür. Yakup Kadri için de bu geçerlidir: Yaban, Ankara, Sodom ve Gomore bir yangından kurtarılmış insanlar gibi heyecan yüklüdür. Reşat Nuri Güntekin bu yolun tamamlayıcısı olarak çıkar sahneye: Çalıkuşu, Gizli El, Damga, Yeşil Gece aynı koldan ilerler. Milli Edebiyat’ın roman dalgası böyle büyümüştür. Bu edebiyatın özelliği Tanzimat’tan aldığı eğiticilik ve didaktizmle, milliyetçiliğin sentezi oluşudur. Dili açık ve yalındır. Bu edebiyat, sanatın toplumu yönlendiren bir yanı olduğunu düşünür, modernisttir ve siyasal olarak Tanzimatçıdır. Bu edebiyat Tanzimat döneminde yarım bırakılmış her şeyi tamamlamak isteyenlerin öfkesini kuşanmışa benzer. Önünde savaşlardan harap olmuş bir ülke vardır. Yazar olarak roman adına eskiye hayran bir övünmeyi reddediyordu, yeniliği arayıp bulacaktı. Çünkü Milli Edebiyat geçmişle övünemezdi, böyle bir davranış yıktığı şeyi yani Osmanlıları övmek anlamına gelirdi. O yüzden kendi heyecanını anlattı. Edebi bakımdan zengin olamadı ama yeni oldu. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı sevenlerce değil, yenilikçi sözün izinden gidenlerce işte böyle kuruldu.
Milli Edebiyat’tan doğan pedagojik, dışavurumcu ve arı dil modern Türkçenin özüdür. Açıktır ki her dil edebi niteliklere göre biçimlenir ve her dil kendi edebiyatı tarafından yeniden yaratılır. Bu yüzden bu edebi dilin milli edebiyatla kurulduğuna şüphe yoktur. Türkçenin zenginleşmesi ve söz evrenimizin derinlik kazanması dönemin ruhuna uygun olarak şiirden beslenmekteydi: Almanya’da Heinrich Heine ve Rusya’da Aleksandr Puşkin yeni ulusal sözü şiirle nasıl damıttılarsa, bizim dilimizde de şiire büyük iş düştü ve Nâzım Hikmet edebiyata destansı bir katkı yaptı. Milli Edebiyat’ın uzak durduğu Tevfik Fikret’ten serbest vezni devralmıştı ve sözünü büyük hünere dönüştürmüştü. Bu parlama, Garip ve İkinci Yeni şiirleriyle sürerken Çeviri Bürosu’nda çalışan yazarlar da dilimize büyük klasikler kazandırdılar. Çeviri roman ve oyunlar yazılı anlatım zevkinin yayılmasında çok etkili oldu. Nasıl ki Tanzimat’ın yükselişine ve atılımcılığına Tercüme Bürosu katkı yapmışsa, Cumhuriyet’in edebi ve kavramsal gelişimine de Çeviri Bürosu öyle etki etti. Köy Enstitülü bir sığırtmacın akşam Othello temsilinde yer alabilmesinin böyle bir zihin ateşinden payını aldığına şüphe yoktur. İşte bu sayededir ki edebi dilimiz kabından taşmış ve İkinci Yeni ile birlikte olağanüstü bir kıvam edinerek, şiirden ayrı bir roman evreni kurmuştur.
Bütün bu atılımların temelinde Ankara’nın, başkentimizin olduğu açıktır.
Edebiyatımızda daha önce yaşanmayan bir yeniden doğuşun, Cumhuriyet’le birlikte ortaya çıkması tesadüf değildir. Ankara yalnızca siyasal bir devrimin değil, aynı zamanda edebiyattaki devrimin de başkentiyse, işte bundandır.
“Türkiye’de roman ne zaman başladı?” sorusuna verilen yanıtlar Tanzimat çağını gösteriyor. Şemsettin Sami ilk roman yazarı sayılır da aslında listeye Vartan Paşa ile Misailidis’i de eklemek gerekir. Onlar Türk diliyle roman yazma çığırını başlatan, çeviriler yapan vatandaşlarımızdır ama tüm Tanzimat dönemi yazarları gibi anlatıları zayıftır. Genel olarak bu çağda Türk dilinde eğitim yayılmamıştı, W. J. […]
Devamını Oku
Geçmiş kötü zamanların zorluğu bir defa söylenmekle anlaşılmıyor. Üstelik kötülük çok sık anıldıkça olağanlaşıyor, yaşamın bir parçası oluyor. Ben yine de ruhumuzu eskitmemeye çalışarak şu kötülüğü anımsatayım: 1915 yılı ülkemiz için korkunçtu. Yalnızca Çanakkale’de toplumun en eğitimli ve en fedakâr iki yüz elli bin askeri öldü. Birinci Dünya Savaşı’nda ailesinde kayıp olmayan kişi neredeyse yoktu. […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku