Yenilenme mutluluk getiriyorsa ve refah sağlıyorsa, bir de üstelik haklıysa daima sevilir, yüreğimizde yeri vardır. Ankara dünya tarihine bilime bağlı, halkın seçtiklerince yönetilen, yeni harfleri olan, yeni tartılar kullanan, yeni saat sistemini benimsemiş, yeni bir kıyafet edinen, yeni toplumsal kurumlar edinmiş ve eğitimini yeni baştan kuran bir ülkenin başkenti olarak girmiştir. Bozkırdaki bir kasabaya diplomasiyi, […]
Yenilenme mutluluk getiriyorsa ve refah sağlıyorsa, bir de üstelik haklıysa daima sevilir, yüreğimizde yeri vardır.
Ankara dünya tarihine bilime bağlı, halkın seçtiklerince yönetilen, yeni harfleri olan, yeni tartılar kullanan, yeni saat sistemini benimsemiş, yeni bir kıyafet edinen, yeni toplumsal kurumlar edinmiş ve eğitimini yeni baştan kuran bir ülkenin başkenti olarak girmiştir.
Bozkırdaki bir kasabaya diplomasiyi, yüzlerce yıllık devlet geleneğini ve devlet örgütünü transfer etmek büyük bir iştir, insan salt bunun için bile bu şehre sevgi duyabilir.
Başkentte kısa sürede pek çok kurum doğmuş, bir ülke yönettiğini bilmenin ağırbaşlılığı içinde yüksek bir yaşam kültürü organize edilmiştir. İmparatorluk çağında İstanbul’da toplanan entelektüel topluluğun Ankara’da bir araya getirilmesi çok önemli bir yeniliktir. Şehir imgesinin ve zihin ikonlarının oluşmasında etkili olduğundan şüphe etmediğim resim sanatının Ankara’yla birlikte makas değiştirdiğinden eminim. Geleneksel natürmortun ve portre ressamlığının ötesine geçen 10’lar grubu ile Yeniler Grubu’nun resimlerine baktığımızda Anadolu’ya bakışın egemen olduğu ve özellikle yaşamın keskin gerçeklerine doğru hareket edildiği sonucuna varırız. Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Garip Akımı’nın sanat dünyasındaki yeniliği temsil eden başkalığı, dilimiz gibi imgemizin de duru imkânlar edindiği bir çığırı başlatmıştır.
Garip Akımı, sanatta halktan insanlar olarak konuşmayı başlatmak yönünden yenidir. Bu durum bugün bize önemli bir yenilik gibi görünmüyorsa bu, yapılanın tümüyle içselleştirilmiş olmasındandır. Şöyle bir düşünülürse ortalama Türkçe sesletimin 1930’dan itibaren önemli ölçüde Garip Akımı’nın ve Nâzım Hikmet’in rahlei tedrisinden geçtiği açıktır. Bu, çok yeni bir şeydir.
Müzikte Abdülaziz’in batı formundaki besteleri bir yana, balo ve bazı askeri uygulamalar için ihtiyaç duyulan çok sesli müziğin artık bir okula kavuşması, Cumhurbaşkanlığının bir senfoni orkestrası, balesi ve operası olması muhteşem bir yeniliktir. İşte bu, Ankara’dan doğmuştur. Müziğimizin Beşler’i Ankara’yı imler, onların zihinlerde açtıkları çığır ülkemizdeki müziği dini içerikten ayırabilen ihtişamlı bir profan yol ayrımıdır.
Sahne sanatlarında yenilik konservatuvarın kuruluşundan geliyor: Hem müzik hem bale hem de opera açısından devletçe desteklenen, dünya kültürünü dilimizde ve bizim sahnelerimizde yaşatan bir yeniliğe Ankara ile kavuştuğumuz bir gerçektir.
Edebiyatımızda Nabizade Nâzım’ın Karabibik’te dokunmaya çalıştığı gerçekçiliği, Sabahattin Ali Kağnı adlı öyküsüyle yeni bir ses edinerek devam ettirdi. Ali’yle başlayan naturalist çizgi, edebiyatta sadece sıradan hayatları anlatmadı, Anadolu coğrafyasına da daldı. Ankara’ya gelmek Anadolu’ya gelmektir; daha önceden İstanbul’da sembolizmin kucağında şark ağıtları söyleyen eril muhafazakârlık, hayatın acı gerçekleriyle yüzleşen, şoke edici bir gerçekçiliği benimsedi. Bu durum coğrafyalarımızın edebiyata konu olmasını sağladı ve edebiyatımızın yalnızca ağlayan elma değil gülen nar olduğuna da işaret etti. Böylece edebi düşüncenin rotasının değiştiği anlaşılıyor. Bunun İkinci Yeni’nin önkoşulu olduğunu bilmek durumundayız. Çeviri Bürosu Ankaralıdır; o sayede dünya edebiyatıyla bağ kurduk. Köy Enstitüleri, Anadolu’nun bağrında köy çocuklarını olağanüstü niteliklerle donatmayı başardıysa, bugün seküler bir yaşam biçimi insanlara doğal geliyorsa, bunda Ankara’da yaşayan o maarif müfittişlerinin ve eğitim gönüllülerinin payı büyüktür. Yaşar Kemal’in Çukurova’sı, Tarık Dursun K’nın İzmir’i, Yakup Kadri’nin ve Adalet Ağaoğlu’nun Ankara’sı biraz da bu sayede ortaya çıktı. Çünkü biz evden ayrı okulda yaşama fikrine böylece daha çok alıştık. Okul evimiz oldu. Bu da ülkemizi kuran askerlerin Balkanlardan Anadolu’ya getirdiği askeri okul mantığının bir devamı olsa gerektir.
Ankara bir üniversite şehridir, entelektüel bakımdan 1980 darbesine kadar da öyle olmuştur. DTCF gibi dünya dillerini ve eski kültürleri bünyesine toplayan bir fakülteden tekniği dünya çapında kavrayan ODTÜ’ye kadar pek çok üniversal bilgi birikimi burada kök salmıştır.
Ankara kadınların yükselişi açısından da önemli bir şehirdir. Bu önemli yenilik, Erendiz Atasü’nün Dağın Öteki Yüzü’nde önemle anlatılır. Otuzlu yıllarda Avrupa ülkelerinde Türkiye için “Feminist ülke” dendiğini o roman bize anımsatır. Bu şehir pek çok Avrupa ülkesinden önce kadın uyanışının başladığı merkezlerden biridir. Ankara kadınları yükseltmiştir, bu şehir kadın romancıların, kadın şarkıcıların ve oyuncuların şehridir. Başkentte kadın güzelliği yarışmaları yapılmamıştır, burada İdil Biret ve Suna Kan yetişmiş, Yıldız Kenter deneyimlerini Ankara’da edinmiştir. Kadınsı başkaldırının aykırı yazarı olarak Adalet Ağaoğlu Dar Zamanlar serisinde yalnızca evrensel ruhu değil, Ankara’yı da yazmıştır.
Ülkemizin kuruluşu sıçramalı ve katastrofik bir yenilikle mümkün olduğundan Ankara’nın yeniliği bugün o tarihten uzaklaştıkça daha iyi anlaşılıyor. Sanıyorum ki o günleri yaşayanların çoğu bu kadar büyük bir tarihsel dönemde yaşadıklarını anlamamışlardı. O yüzden Cumhuriyet’in kuruluşunun bir gün eski zamanda kalacağı için Korunması Gereken Bir Yenilik olduğunu anlamayanların elinde zarar gördüğü de söylenmelidir. Jensen’e ait görkemli şehir planı artık alt katmanlarda kaldı. Temelinde tarihi koruma bilgisi ve geçmiş sevgisi olmayan rant, yani o büyük makastar cumhuriyete ait yerleşim planını kesip biçti. 1970’lerde Ankara büyük bir umudun olduğu kadar aynı zamanda yığınlar halinde köyden kente göçün, taşranın kent aklını yavaş yavaş ele geçirişinin de başkenti haline gelmeye başladı. Gecekondu kavramı öncelikle başkenti tanımlar oldu. Oysa planlı şehirleşmenin ilk örneği Ankara’ydı 1982 yılında Cebeci kampüsünde kömür dumanından ötürü ölen yaşlılar olduğunu işitirdik. İşte böyle bir şeyin yarattığı tehlikeyi öngörenlerin sayesinde ODTÜ ormanları kısa sürede imdada erişti. Ankara, bir şehri yeşillikle kurtarmanın en önemli örneklerinden biridir. Şüphesiz yakıt düzenini değiştirmenin de bunda büyük bir katkısı vardı ama bize eşşiz bir orman bırakan o aklı maalesef inşaat ve yol düşkünlerinin doğradığına hepimiz tanığız.
Gölbaşı ile Eryaman arasındaki o batı kuşağında hiçbir maliyeti olmayan tarlalarda otuz kırk katlı binalara ruhsatlar verilerek yaratılan olağan dışı betonlaşmanın Ankara’yı anlatmada kullanılan kötü argümanlar içinde yer alması üzücüdür. Şehirde özellikle toplu ulaşımın ihmali ve araç trafiğini hesaplamayan dikey mimari, eski yaşama ait toplumsallığı yok etmiş görünüyor. 1970’lerde Sakarya Caddesi’nde bir bira parkı olduğunu söylemek şimdi bir şaka sanılabilir. Oradaki kafeler ve Kızılay’daki pastaneler artık yoktur. Yeni sahne, Sanat Kurumu, Batı Sineması, Menekşe Sineması bitmiştir. Bando konserleri, şenlikli 23 Nisan bayramları, 19 Mayıslar hayatımızdan silinmiştir. Bu bayramlar halkın eğlenmesi içindi, muhterem zevatın halka tepeden bakacağı kuleler değil.
Güvenpark gibi büyük bir anıtsallık büyük bir mimari dönüşüm geçirdi. Kızılay Meydanı’nı büyük beton bloklar sevimsiz hale getirdi. Olağan kent algısı içinde gerçeklerle yüzleşemeyenlerin etkisiyle yaşam kültürünün etkilendiği bir zamanı yaşıyoruz. Hal böyleyken kimileri için kutsal kepçe daha önemlidir. Hayatımızın içini kazımak için.
Kent kural demektir. Bu ülkeyi kuranlar beytül mâl’in yani devlet servetinin halka ait olduğu kuralıyla bu ülkeyi kurdu, böyle bir anlayış daha önce yoktu, devlet ve toplum bir hanedana aitti. Bugün kimseye ait olmayan ama herkesin malı olan bir kamusallığı biliyorsak, bunu Cumhuriyet’ten öğrendik. Bu fikir Ankaralıdır ve bizim tarihimizden getirdiğimiz çelebilikle de bağdaşıktır.
Ankara’yı sevmek ve onu eşsiz hale getirmek boynumuzun borcu olsun. Bunu mimari, resim, müzik, edebiyat ve sahne sanatlarından yoksun bir başkentle yapamayacağımızı iyi bilelim.
Yenilenme mutluluk getiriyorsa ve refah sağlıyorsa, bir de üstelik haklıysa daima sevilir, yüreğimizde yeri vardır. Ankara dünya tarihine bilime bağlı, halkın seçtiklerince yönetilen, yeni harfleri olan, yeni tartılar kullanan, yeni saat sistemini benimsemiş, yeni bir kıyafet edinen, yeni toplumsal kurumlar edinmiş ve eğitimini yeni baştan kuran bir ülkenin başkenti olarak girmiştir. Bozkırdaki bir kasabaya diplomasiyi, […]
Devamını Oku
“Türkiye’de roman ne zaman başladı?” sorusuna verilen yanıtlar Tanzimat çağını gösteriyor. Şemsettin Sami ilk roman yazarı sayılır da aslında listeye Vartan Paşa ile Misailidis’i de eklemek gerekir. Onlar Türk diliyle roman yazma çığırını başlatan, çeviriler yapan vatandaşlarımızdır ama tüm Tanzimat dönemi yazarları gibi anlatıları zayıftır. Genel olarak bu çağda Türk dilinde eğitim yayılmamıştı, W. J. […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku