Gürsel Korat
Tüm Yazıları
Neşeliydik O Zamanlar
Ana Sayfa Tüm Yazılar Neşeliydik O Zamanlar

1982 yılında Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri’nde öğrenciydim. Mamak Cezaevi’nden yeni çıkmıştım ve Gazi İktisat’ta öğrenci olduğum halde yeniden sınavlara girip Cebeci’ye geçmeyi başarmıştım.  O yıllarda cezaevinden çıkıp öğrencilerin arasına gelmek zor bir işti. Ortalık fena halde öğrenci ve aydın düşmanlığıyla doluydu, yeni anayasa tartışmaları yapılıyor, askeri diktatörlüğün keyfi yöneticiliği her yerde boy gösteriyordu.  Üniversiteye yeniden […]

1982 yılında Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri’nde öğrenciydim. Mamak Cezaevi’nden yeni çıkmıştım ve Gazi İktisat’ta öğrenci olduğum halde yeniden sınavlara girip Cebeci’ye geçmeyi başarmıştım. 

O yıllarda cezaevinden çıkıp öğrencilerin arasına gelmek zor bir işti. Ortalık fena halde öğrenci ve aydın düşmanlığıyla doluydu, yeni anayasa tartışmaları yapılıyor, askeri diktatörlüğün keyfi yöneticiliği her yerde boy gösteriyordu. 

Üniversiteye yeniden başladığım için sınıfımdaki öğrencilerden dört yaş kadar büyüktüm. Bu, o zamanlar önemli bir farktı. 

Yoksuldum. Havuzlu Kahve’nin üstündeki tahtakurulu pansiyonda kalır, odamda bağlama çalardım. Oradan Cebeci’nin görünüşü okuduğum romanlardaki hayali dünyaya denk düşer, hayal mi gerçek mi olduğunu ayırt edemediğim kapalı bir dünyada yaşardım. 

Her gün bir yargılama haberi vardı, her gün “suç unsurlarıyla” yakalanan kişiler televizyonlarda boy gösterirdi, en çok kitapların bu unsurlar arasında sayılmasına içerlerdim.

İnattan mıdır nedir, baskıcı günlerin arasında yaşadığımız halde sanat dünyasında bir parlama oldu. Edebiyat, sanat ve bilim dergilerinin okurluğu önemli ölçüde arttı. Dost Kitabevi Konur Sokak’ın girişinde TMMOB binasının altındaydı ve orada adeta bir tapınağı gezer gibi her hafta saygılı bir sessizlikle dolaşıp kitap seçmek en önemli kültür etkinliklerimden biriydi. Bilim ve Sanat dergisinin çevresiyle ve Mümtaz İdil’le tanışmam bu döneme denk gelir. Mümtaz Ağabey benim için rol modellerinden biriydi. Yarın dergisiyle kardeşliği vardı, orada da yazılar yazardım. Semih Gümüş o zamanlar Ankara’daydı. Ankara’nın entelektüel genç insan topluluğu çoğunlukla oradan gelip geçerdi. Fısıltı gazetesindeki bilgi akışının bir parçası olarak Mehmet Bayrak’ın bürosunda Ozan Telli’nin şiirlerini gizli gizli okumak, Yazko bürosunda Ahmet Telli’yle Su Çürüdü hakkında konuşmak bana ilham verirdi. 

Eğitim Bilimleri Fakültesi, eğitimin sınıfsal propaganda aracı olan araçsallığı içinde olaya bakmayan, eğitimin evrensel birikimiyle davranan çok sayıda öğretim üyesinin yönetimindeydi. Engin Geçtan, Ziya Bursalıoğlu, İpek Gürkaynak, Bekir Onur gibi değerli profesörlerin elinde biçimleniyorduk ve bana çok büyük düşünsel katkılarda bulunan İnci San’ın sayesinde derslerimiz bir sanatsal yaratıcılık panayırı gibi renkli ve eğlenceli geçiyordu.

Böyle bir şey 1982’de akıl alacak gibi değildi ve ben cezaevine benzeyen o koca ülkeden cennet bahçesine düşmüş bir şaşkın olarak hayata tutunmaktaydım.

1983 yılı yaz aylarında İnci San’ın önerisine uyarak bir sanatsal çalışma grubu kurmaya ve adını SANÇA yapmaya karar verdik. 

Bu fikir daha önceleri komşu Siyasal Bilgiler’in İnek Bayramı’na nazire olarak düşünülmüştü. Hatta ilk Kalem Bayramı’nı da 1982 yılı ders yılı sonunda yapmıştık. Bu bayramda unutulmaz bir performans göstermiştik. O sıralarda daha çiçeği burnunda bir şair olan Mahmut Temizyürek’in olağanüstü performansı üç yüz kişiye varan topluluğu büyülemişti. Şimdi ressam olan Sezai Kara ile ben bir resital hazırlamış, topluluğu müzikle canlandırmıştık. Şimdiki bölüm başkanları, dekanlar o zamanlar “ufaklık”tı; hepimiz gençtik, deli doluyduk ve hiçbirimizde hayır yoktu. Oradan yazarlar da yetişti, Ahmet Karcılılar ve Ethem Baran yaşıtlarım sayılır. Ahmet Çiğdem’le hep çatışma içindeydik. Ressam Şükran Moral sade bir öğrenciydi. Mahmut Temizyürek ve bir grup arkadaşla Yenimahalle’de kim bilir kimin eviydi özel toplantılar düzenlerdik, çalıp söyler ve şiirler okurduk. Hem mutlu olurduk hem de acılar çekerdik. Çünkü özellikle ben, arkadaşlarımı Mamak’ta bırakıp gelmiştim ve içlerinde çok ağır cezalara çarptırılanlar vardı. 

Buna rağmen DTCF Tiyatro Bölümü’nde efsanevi Nurhan Karadağ’ın sahneye koyduğu Çankırı Yaren Şenliği’ni izlemeye doyamaz, öğrenci etkinliklerinde Bernarda Alba’dan Godot’ya kadar pek çok oyunu izlemeye ve üzerinde tartışmaya fırsat bulurduk. O yıllarda Hasan Yükselir tiyatro öğrencisiydi, o inanılmaz sesiyle söylediği türküleri sanmıyorum ki unutabilen olmazdı.

Tiyatro’da en çok Brechtyen yoruma bayılırdık, Haldun Taner ve Ferhan Şensoy bu tartışmaların odağında durur, acaba edebiyatta gerçekçilik mi yoksa fantastik yollara mı gitmek gerektiğini düşünür dururduk. Yaşadığımız acı gerçekler bize hep gerçekçi olmak gerektiğini fısıldar, fantazyanın sanatsal olanla kurduğu devasa bağı ya da İonesco oyunlarının absürd niteliğini pek de kavrayamazdık.

O yaşıma kadar Kayseri’de büyüdüğüm için tiyatrodan ötesini tanımayan sanatsal dünyama böylece opera, bale ve yayın dünyası katılmış oldu. Birkaç yıl sonra sinemayı tercih edip AST’ın eski yöneticilerinden, büyük oyuncu Çetin Öner’in asistanlığını tercih ettiysem işte bundandır.

Böyle bir kültürel çerçeve içinde fakültemizde yürütülen sanatsal etkinliklerin tüm sınıflara mal edilebilmesi için her sınıftan bir kız bir erkek temsilcinin seçileceği bir öğrenci temsilciliği tüzüğünü yazarak dekanlığa sundum. Buna göre bir yürütme kurulu ve yirmi dört öğrencinin temsil ettiği bir genel kurul seçimi yapılacaktı. Ziya Bursalıoğlu dekandı, beni çağırdı ve maddeleri tek tek tartışarak değişiklik önerilerini kaydettim ve kurul fakülte yönetim kurulunun kararıyla tüzel kişilik edindi ve çalışmaya başladı.

Sınıflarda seçimler yapılıyor, bütün öğrenciler dilediğince seçim için çabalıyor ve temsilcileri seçiyordu.  Şüphesiz laf olsun diye seçilmişler de gelse bile fakültede olağanüstü bir canlanma olmuştu. Mezun olmadığım için halen grubun başkanı bendim ve bir gün fakülte yönetiminden resmi olarak yedi öğrenciye birden tebliğ edilen bir zarf aldık. Bu zarfa göre Rektörlük nezdinde hakkımızda soruşturma açılmıştı ve Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanlık katında savunmamızı yazılı olarak verecektik.

Beklenen gün geldi, soruşturma soruları için odalara alındık ve bu grubu hangi siyasal amaçlarla kurduğumuzu sorgulayan, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bugünlerde öğrencileri birbirine düşürecek böyle bir girişimde bulunmamızın arkasında ne durduğu” sorusu ile bize gözdağı verildi. Pek çok arkadaşımız o günden sonra geri çekildi ve SANÇA lağvedildi.

Bu olaydan birkaç yıl önce Mamak’ta ODTÜ öğrenci temsilcileriyle aynı koğuşlardaydık. Murat Çavuşoğlu’nu da, Halil Genç’i de tanırdım. Elbette ODTÜ’deki ÖTK’nin (Öğrenci Temsilcileri Kurulu) bana ilham verdiği kesindi ve demokrasiyi tüm öğrencilerin yönetime katıldığı bir süreç olarak görmemde bunun etkisi büyüktü. Ne yazık ki yarışmayı çatışma sananların elinde eğlencemize son verildi.

Yıllar sonra fakülte mezunlarının bir akşam yemeğinde, çoktan emekli olmuş eski dekanımız Ziya Bursalıoğlu’na takılarak “Hocam demokratik seçimler yapmak için sizi nasıl da kandırmıştım” dediğim zaman hocanın o insanın içini yakan gülüşüyle yanıt verişi aklımdan çıkmıyor: “Asıl ben seni kandırmıştım. Tüm soruşturmaları sen üstlenmiş oldun.”

İşin doğrusu o sıralarda hocanın canını daha çok sıktılar. Bizi korumak için kendini polise siper etti. Bizim gibi yaralı kuşları daha çok örselemesinler, şu eğlenceleri devam etsin diye kendini ortaya koyan ender kişilerdendi. 

O zamanları sevgiyle anıyorum. 

Yazarın Diğer Yazıları
Neşeliydik O Zamanlar

1982 yılında Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri’nde öğrenciydim. Mamak Cezaevi’nden yeni çıkmıştım ve Gazi İktisat’ta öğrenci olduğum halde yeniden sınavlara girip Cebeci’ye geçmeyi başarmıştım.  O yıllarda cezaevinden çıkıp öğrencilerin arasına gelmek zor bir işti. Ortalık fena halde öğrenci ve aydın düşmanlığıyla doluydu, yeni anayasa tartışmaları yapılıyor, askeri diktatörlüğün keyfi yöneticiliği her yerde boy gösteriyordu.  Üniversiteye yeniden […]

Devamını Oku
Yenilenme

Yenilenme mutluluk getiriyorsa ve refah sağlıyorsa, bir de üstelik haklıysa daima sevilir, yüreğimizde yeri vardır. Ankara dünya tarihine bilime bağlı, halkın seçtiklerince yönetilen, yeni harfleri olan, yeni tartılar kullanan, yeni saat sistemini benimsemiş, yeni bir kıyafet edinen, yeni toplumsal kurumlar edinmiş ve eğitimini yeni baştan kuran bir ülkenin başkenti olarak girmiştir.  Bozkırdaki bir kasabaya diplomasiyi, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku