Tıp fakültesini dereceyle bitiren öğrencime sordum; “Nasıl bu kadar çalışkan olabildin?” “Vallahi çalışkan değilim, çok çalışıyor olmam tembelliğimden. Dersleri serersem, bütünleme, sene tekrarı derken sonuçta daha çok çalışmış olacağım. Halbuki ne kadar çok çalışırsam, daha az toplam çalışma yapacağım. Öyle böyle derken bir de baktım, dereceye girmişim.” Tembelliği yerinden kımıldamamak, üşenmek, işleri ‘sallamak’ ya da […]
Tıp fakültesini dereceyle bitiren öğrencime sordum; “Nasıl bu kadar çalışkan olabildin?” “Vallahi çalışkan değilim, çok çalışıyor olmam tembelliğimden. Dersleri serersem, bütünleme, sene tekrarı derken sonuçta daha çok çalışmış olacağım. Halbuki ne kadar çok çalışırsam, daha az toplam çalışma yapacağım. Öyle böyle derken bir de baktım, dereceye girmişim.”
Tembelliği yerinden kımıldamamak, üşenmek, işleri ‘sallamak’ ya da bir görevi yapmamak için bin dereden su getirmek olarak tanımlarsak, hepimizin tembel yaşam kesitleri olduğunu görürüz. Tembel ve çalışkan yaşam kesitlerini birbirinden ayıran, o anda çok ‘olmasını’ istediğimiz, harekete geçme arzusunu doğuran ve temel dürtülerimizin yönü ile uyumlu durumların azlığı ve çokluğu olabilir.
Bu özelliklerin varlığı ile ‘motive’ olduğumuz her durum tembelliğe son verirken, yokluğu bizi ‘doğal’ halimize döndürür. Beyin dokusunun ‘istirahat’ halinden aktif hale geçişinin gerektirdiği enerjinin büyüklüğü, pijamaları giymiş televizyon karşısında otururken bakkala ekmek almaya yollanan çocuğun yerinden kalkmasının gerektirdiği enerji ile kıyaslanabilir.
***
İnsan beyninin doğal hali pek “olumlu” sayılmaz; gerçekleri olduğu gibi (‘acı’) görmeye eğilimliyizdir. “Gelişim, gerçeği olduğundan iyi görme yollarını öğrenmek demek” desek, gerçeği çarpıtmış olmayız. Eğitim, sosyal yaşam, çalışma gibi zahmetli süreçler iyimser düşünce sisteminin egemen olmasını sağlar. Depresyon ise hayatta kalma (ya da tahammül etme) gayretiyle örülen bu iyimserlik kılıfının sıyrılıp alttaki dokuların belirivermesi gibi can acıtıcı bir etki gösterir.
***
Pazar günü, haftanın en sıkıcı günü seçilmiş. Pazar, kimsenin tam ne yapacağına bir türlü karar veremeden akşamı ettiği, genellikle o gün için en istediği şeyleri yapamadığı, sonra da “Bir günümüz daha böyle geçti” gitti diye hayıflandığı günlerin başında gelir. Sıkılmak, boşluğu nasıl dolduracağını bilemediğimizde kendini hissettiren duygulardandır. Boşluk doldurma arzusunu tetiklediği için yorucu olabilir. Boş durmaya tahammül edebilenler, o zahmete katlanabilenler gerçeğin iyi hale gelmesini ya da iyi oluvermesini beklemek yerine iyiyi gerçekleştirirler.
TBMM’nin açılış tarihinin Cumhuriyet’in çocukları için bir bayram ilan edilmiş olmasının günümüz için tek bir anlamı var: Önce çocuklar. Bu anlama uygun davranıp davranmadığımıza göre kendimizi değerlendirebiliriz. Çocuklara ne kadar değer verdiğimizi nasıl ölçebiliriz? Kaç para harcadığımızdan daha iyi bir ölçü yok. Yeni doğanlar, bebekler, küçük çocuklar, anneleri-babaları… Eğitim şart, ama nasıl bir eğitim? Çocukların […]
Devamını Oku
Ankara’nın o sırada yeni mahallelerinden Yenimahalle’de yaşayan akrabalarımıza ziyaretlerde mahallenin adının verdiği bir olumlu havayı hissettiğimi hatırlıyorum. Yeni olan şeylere ilgi duymakla bildik olandan şaşmamak arasında kaldığım, düşüncemin somutlaştırmayı esas aldığı zamanlar, okumayı bile öğrenmemişken. İzmir treninin en soğuk durağı Eskişehir’in eski olmasıyla soğukluğunu bağdaştırmam gibi. Soğuk ve sıcak arasındaki bağlantıyı da eski/yeni, bayat/taze ikileminden […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku