Nâzım Hikmet’e 3 Haziran münasebetiyle bir mektup yazmak istiyorum. Çünkü 3 Haziran 1963’te bu dünyadan ayrıldı ama katiyen ölmedi. Eğer öyle olsaydı 2025 yılında kitapları en çok okunan yazarlar arasında olmazdı. Bu yüzden Nâzım Hikmet’e bir mektup ile onun (ve hiç kimsenin) bilmediklerini anlatmak hissiyatı içindeyim. Büyük bir şair ve büyük bir insan olan Nâzım […]
Nâzım Hikmet’e 3 Haziran münasebetiyle bir mektup yazmak istiyorum. Çünkü 3 Haziran 1963’te bu dünyadan ayrıldı ama katiyen ölmedi. Eğer öyle olsaydı 2025 yılında kitapları en çok okunan yazarlar arasında olmazdı. Bu yüzden Nâzım Hikmet’e bir mektup ile onun (ve hiç kimsenin) bilmediklerini anlatmak hissiyatı içindeyim. Büyük bir şair ve büyük bir insan olan Nâzım Hikmet, 1950’li yılların ikinci yarısında Paris’te Hıfzı Topuz’un oğlu ile ilk karşılaştığında Kerem “Merhaba Mösyö” diyor. Nâzım ise “Ne mösyösü oğlum” diye karşılık veriyor:
-Ben senin amcanım!
Bu sıcaklıktan cesaret alarak Nâzım Hikmet’e ikinci tekil şahısla hitapla hitap ederek yazmaya başlıyorum. Çünkü “akraba” yakınlığım olduğunu düşünüyorum. Aşağıda anlatacağım. Önce “adaşlıktan” başlamalıyım.
Benim adımın Nazım olmasından ilk ve orta öğrenim yıllarımda hiç hoşnut değildim!
Çünkü Nazım isimli bir ben vardım bir de “vatan haini” bir şair olan sen!..
Aradan yıllar geçip de 1970’lerde seninle tanışınca –yani kitaplarını okumaya başlayınca- bu “adaşlığın” tadını ziyadesiyle çıkardığımı bilmeni istiyorum. Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmen ve DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası Eğitim Dairesi Müdürü Süleyman Üstün, bana öyle “ayrıcalıklı” hitap ederdi ki, adeta başım göğe ererdi:
-Gel bakalım adı güzel!
Nazım adını taşımam dahil olduğum sol çevrede gönül köprülerinden geçebilmek için bana “diplomatik pasaport” avantajı sağlıyordu. Gazeteci ağabeyimiz Fikret Otyam’da bu şekilde bir yakınlık kurardı:
-Adı güzel çocuk, geç otur bakalım!
Nâzım Hikmet sevgisi ülkemizde dalga dalga yayıldıkça ben de eski günlerin acısını çıkarıyordum. Bir adım daha attım. 1981 yılında doğan oğluma da “Nâzım” adını koydum. Ama bu adı ben değil senin “en çok sevdiğim kadınım” dediğin Piraye Hanım verdi.
Nasıl mı?
Piraye Hanım ile kesintisiz 18 yıl kapı komşu olarak yaşadım. Yanı sıra çocukları Memet Fuat ve Suzan Hanım, gelini İzgen Hanım, torunları Kenan, Mehmet Ali ve Nurhayat’ı da yakından tanıdım. Senin nedenlerini gayet iyi bildiğin yılların alışkanlığıyla dışa kapalı bir yaşam sürüyorlardı. Dışarıdan onların arasına katılmak pek mümkün değildi. Ama benim bir aile avantajım vardı. Kayınvalidem Kadıköy Nikah Memuru Maide Çevik semte ismini veren Altınoğlu Ailesi’yle neredeyse çocukluktan başlayan sağlam bir dostluğun temellerini atmıştı. Ben bu dostluğun getirdiği yakınlıktan istifade ettim.
Piraye Hanım kısa sürede benim nasıl politik bir kimliğe sahip olduğumu çözmüştü. O nedenle bana karşı pozitif ayrımcılık yapıyordu. İkimiz yalnız kaldığımızda bana sıfır kilometrede seninle birlikte yaşadığı güzel hikâyelerinizi anlatıyordu. Benim ilgimi görünce daha da açılabiliyordu.
Bir yaz günü iki katlı evlerinin bahçesinde tek başınayken yanına gidip oturdum… Hal hatırdan sonra birden önemli bir şeyi hatırlamış gibi yapıp sormuştu:
-Sizinkileri göremiyorum, neredeler?
Bizimkilerden kasıt ilkokul öncesi yaşlardaki oğlum ve anneannesiydi. Akşamüstleri Piraye Hanım’ın yakın akrabaları oluşturduğu küçük grupla beş çaylarının konukları arasında “bizimkiler” de yer alırdı. Birkaç gündür onları göremeyince merak etmişti. Ben de “Şile’ye gittiler” diye yanıtladım. Bunun üzerine Piraye Hanım’ın bir başka sorusu geldi:
-Şile’de kayalıkların üzerinde bir gazino vardı, duruyor mu hâlâ?
Piraye Hanım’ın torunu, Memet Fuat’ın oğlu Kenan Bengü vefalı bir çocuktu.
Otomobili vardı. Babaannesini Şile’ye götürmüş olabileceğini düşünerek “Şile’ye gittiniz mi?” diye sordum.
-Gittim tabii, dedi.
-Ne zaman gittiniz?
-Valla ‘34 müydü, ‘35 miydi hatırlayamıyorum, Nâzım’la gitmiştik, Erenköy’den at arabasıyla… Mehmet Ali Paşa’nın köşkünden çıkmıştık!
Gördüğün gibi seninle adaş olmam beni nerelere kadar götürdü. Senin en çok sevdiğin kadınının sağlam bir dostu olmayı başardım. Senin bilmediğin bir hikâye
anlatmak istiyorum.
Piraye Hanım, 1990’lara kadar her gün iki gazete (Cumhuriyet ve Milliyet) okuyordu.
Gündemi takip ediyordu ama yorum yapmıyordu. Bir akşamüstü bahçede idi. Yanına gidip hal hatır sordum. Bir yakını telefon edip Füsun Erbulak’ın Güneş gazetesinde kendisi hakkında çok güzel bir yazı kaleme aldığını söylemiş. Yazıyı da ona anlatmış.
Bana bu bilgiyi verdikten sonra şöyle dedi:
-O gazeteyi bulsam da torunlarıma bıraksam, okusunlar!
-Ben size getiririm Piraye Hanım, dedim.
Füsun Erbulak söz konusu yazıda seninle Piraye Hanım arasındaki büyük aşkı anlattıktan sonra, yazıyı şöyle bitirmişti:
“Nâzım Hikmet, dorukta bir ilişkide yaya kalmış büyük bir şairdir!”
Gazete binaları henüz Babıali’de idi. Ben de o tarihte Milliyet’teydim. İstanbul’da yayımlanan gazetelerin neredeyse tamamı takım olarak bana da geliyordu.
Yazının yayımlandığı Güneş gazetesini bulup kenara ayırdım. Pazar günü de ona götüreceğimi ilettim. Bir pazar sabahı 11.00 kahvesi için evdekilerle sözleşip gittim.
Bütün aile üst kattaki geniş balkondaydı. Sadece Piraye Hanım yoktu. İzgen Hanım “Ben gidip haber vereyim” diyerek, içeri girdi. Biraz sonra da kahkahalarla geri döndü.
Hepimiz merak ediyorduk, onu böylesine güldüren şeyin ne olduğunu… Yine kahkahalar arasında anlattı. Piraye Hanım’ın oda kapısını tıklatarak açmış, “Hadi kalkın artık Nazım geldi” demiş. Piraye Hanım’ın yüzü asılmış ve hışımla sormuş:
-Nâzım mı? Niye geldi?!!
-Piraye Hanım sizin Nâzım değil, bizim Nazım geldi. Sizin istediğiniz gazeteyi getirdi!..
Bunun üzerine o da gülmeye başlamış. Sonra üzerini değiştirip balkona gelip aramıza katıldı. Biraz önce İzgen Hanım ile arasında geçen konuşmayı anlatmaya başladı. Biz de bilmiyormuş gibi yapıp sessizce onu dinledik. Aynısını anlattı. Sonra hepimizi şaşırtan şu cümleyle neden öyle davrandığını açıkladı:
-Demek ki o anda onu düşünüyordum ki, birden öyle kızıvermişim!
Kendisinin durumunu “komik” bulmuş olmalı ki, gülmeye başladı. Yıllarını onunla birlikte geçirenlerin ne hissettiğini bilmiyorum. Ben ise Piraye Hanım’ın bunca yıldır dinmeyen öfkesinin içinde sönmeyen bir aşkın olduğunu görmüştüm!
Piraye Hanım, seni hayatının sonuna kadar sevdi. Ben bu sönmeyen aşkın tanığıyım. Bir de kendimle ilgili bir şey eklemeliyim:
-Nâzım Hikmet ile adaş olmanın güzel bir ağırlığı vardı!
Ankara’ya dışarıdan bakanlar, hele ki diğer şehirler bin bir renkli kaosundan gelenler ön yargıyla, Başkent’e hemen bir etiket yapıştırabilirler: -Gri şehir! Onlara göre burası sadece bürokrasinin, takım elbiselerin, asık suratlı binaların ve imzalanmayı bekleyen evrakların başkentidir. Denizi yoktur, martısı azdır, acelesi yoktur… Ama çok fena yanılırlar. Çünkü Ankara gri değil, “umut” rengidir. Taa 23 Nisan […]
Devamını Oku
Ankara, ülkenin tam ortasında bir başkent olmaktan ibaret değildir. Bu şehirde iyilik, yüksek sesle söylenmez; çoğu zaman yüzüne bakıp geçersiniz ama o siz yürürken omzunuza hafifçe dokunur. İç Anadolu’nun kuru rüzgârı gibi, görünmez ama hissedilir. Ankara’nın iyiliği de böyledir: “Sessiz, derin ve inatçı!” Bir şey daha vardır ki Ankara’yı Ankara yapan, yürüyüşler! Bunlar umudun peşinden […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku