Ankara’ya dışarıdan bakanlar, hele ki diğer şehirler bin bir renkli kaosundan gelenler ön yargıyla, Başkent’e hemen bir etiket yapıştırabilirler: -Gri şehir! Onlara göre burası sadece bürokrasinin, takım elbiselerin, asık suratlı binaların ve imzalanmayı bekleyen evrakların başkentidir. Denizi yoktur, martısı azdır, acelesi yoktur… Ama çok fena yanılırlar. Çünkü Ankara gri değil, “umut” rengidir. Taa 23 Nisan […]
Ankara’ya dışarıdan bakanlar, hele ki diğer şehirler bin bir renkli kaosundan gelenler ön yargıyla, Başkent’e hemen bir etiket yapıştırabilirler:
-Gri şehir!
Onlara göre burası sadece bürokrasinin, takım elbiselerin, asık suratlı binaların ve imzalanmayı bekleyen evrakların başkentidir. Denizi yoktur, martısı azdır, acelesi yoktur… Ama çok fena yanılırlar.
Çünkü Ankara gri değil, “umut” rengidir. Taa 23 Nisan 1920’den beri…
Yolu Başkent’e düşenlerin Tunalı’dan yukarı, Kuğulu Park’ın o vakur serinliğine doğru yürürken, farklı şeyler görüp hissedebilirler. Eskiden devlet dairesine yetişmeye çalışan memur silüetlerinin hâkim olduğu kaldırımlarda, şimdi sırt çantalarında dünyayı değiştirecek kodları taşıyan gençleri görebilirler.
Genelde Ankara’nın, özelde de Çankaya’nın sessiz sedasız, bağırmadan çağırmadan Türkiye’nin yenilik mutfağı haline gelmiş olduğu kabul ediliyor. Yabancı gözlemciler, diplomatlar, gazeteciler Türkiye’nin nabız atışlarındaki yenilikleri yerinde görebiliyorlar.
Aslında bu şehrin genetiğinde var yenilik. Düşünün; bir bozkır kasabasından, modern bir Cumhuriyet başkenti yaratmak, başlı başına bir “girişim” projesi değil miydi? Yakup Kadri’nin “Yaban” diyerek tasvir ettiği o kurak topraklarda, Opera binasını, konservatuarı, üniversiteyi kurmak; bataklığı kurutup Gençlik Parkı’nı inşa etmek, dönemin en büyük yaratıcı yatırımcılığı değil miydi?
Bugün o miras, şekil değiştirerek devam ediyor.
Şehrin batısına doğru, Eskişehir yoluna bir uzandığınızda ODTÜ’nün ormanını, Hacettepe’nin kampüsünü, Bilkent’in tepelerini görebilirsiniz. Bir şey daha farkedebilirsiniz:
Orada teknokentler, bu ülkenin yeni sanayi devriminin kaleleri gibi yükseliyor!
Şehirlerin yoğun akışkanlığında insanlar trafikte ömür tüketirken, Ankara’da bir üniversite öğrencisi, ODTÜ Teknokent’te bir bodrum katında geliştirdiği oyunla dünyaya kafa tutabilecek projeler üzerine çalışabiliyor. Savunma sanayiinin geleceğe endekslemiş mühendisleri; Ortadoğu Sanayi ve Ticaret Merkezi’nin (OSTİM) emektar ustalarıyla kol kola girip, hayal bile edilemeyecek makineleri burada, bu “gri” denilen şehrin atölyelerinde gerçeğe dönüştürüyor!
Kuğulu Parkta bir kafede oturan gençlerin konuşmalarına kulak verirseniz, yapay zekanın kodları üzerine sohbet ettiklerini duyabilirsiniz. Yapay zeka ile orta zeka arasındaki farkları tartışan gençlerin ruh halini engin mizah güçleriyle ile irtibatlandırabilirsiniz.
Teknolojinin renkli oyuncaklarına elbette en hızlı biçimde gençler uyum sağlayabiliyorlar. Dedelerinin anneannelerinin fatura ödemelerini, kredi taksitlerini onların cep telefonlarından iki dakikada halledip onları banka kuyruklarında beklemekten kurtaranlar, alfa kuşağı gençlerin ne kadar hızla geldiklerini de görebilirsiniz.
Ankara’nın yeniliği, İstanbul’un şatafatlı vitrinlerine benzemez. Ankara’nın yeniliği derindedir, köklüdür ve ciddidir! Reklam tabelalarında değil, laboratuvar raporlarındadır.
Burası artık sadece kanunların yazıldığı yer değil; geleceğin kodlarının yazıldığı yer. Tıbbın en ileri teknolojileri burada deneniyor, en karmaşık mühendislik problemleri burada çözülüyor. Bozkır, artık buğday başağı kadar, “bit” ve “byte” da üretiyor.
Şehirden ayrılırken Anıtkabir’e selam durmanın tarihsel olduğu kadar güncel de bir görev olduğu akıllardan çıkartılmamalıdır. Asıl büyük yenilikçi orada yatıyor. Eminiz ki, bugün Ankara’nın bu “bilim ve akıl” kokan yeni havasını görse, o meşhur, delici bakışlarıyla gülümser ve “İşte muasır medeniyet bu,” derdi!
Ankara artık gri değil. Gökkuşağının bile kıskanacağı bir zihin parıltısı var bu şehirde. Görmesini bilene, bakmasını bilenlere:
– Ankara her daim geleceğin şehri!
Ankara’ya dışarıdan bakanlar, hele ki diğer şehirler bin bir renkli kaosundan gelenler ön yargıyla, Başkent’e hemen bir etiket yapıştırabilirler: -Gri şehir! Onlara göre burası sadece bürokrasinin, takım elbiselerin, asık suratlı binaların ve imzalanmayı bekleyen evrakların başkentidir. Denizi yoktur, martısı azdır, acelesi yoktur… Ama çok fena yanılırlar. Çünkü Ankara gri değil, “umut” rengidir. Taa 23 Nisan […]
Devamını Oku
Ankara, ülkenin tam ortasında bir başkent olmaktan ibaret değildir. Bu şehirde iyilik, yüksek sesle söylenmez; çoğu zaman yüzüne bakıp geçersiniz ama o siz yürürken omzunuza hafifçe dokunur. İç Anadolu’nun kuru rüzgârı gibi, görünmez ama hissedilir. Ankara’nın iyiliği de böyledir: “Sessiz, derin ve inatçı!” Bir şey daha vardır ki Ankara’yı Ankara yapan, yürüyüşler! Bunlar umudun peşinden […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku