Pandeminin varlığı gecikmeli de olsa mart ortasında ilan edildiğinde durumun adının konmasıyla bir rahatlama hissettiğimi hatırlıyorum. Kararsızlık yaratan bir belirsizlik ortamında kelle-paça ile virüsten korunabileceğimizden söz eden uzman görüşleri ortalığı kaplamıştı; ‘salgın var’ sözü bu seslere kulak verenlere bir süreliğine de olsa bilimsel pusulayı gösterdi. Afetler, salgınlar, yangınlar ya da soykırımlar tek tek duyduğumuz hatta […]
Pandeminin varlığı gecikmeli de olsa mart ortasında ilan edildiğinde durumun adının konmasıyla bir rahatlama hissettiğimi hatırlıyorum. Kararsızlık yaratan bir belirsizlik ortamında kelle-paça ile virüsten korunabileceğimizden söz eden uzman görüşleri ortalığı kaplamıştı; ‘salgın var’ sözü bu seslere kulak verenlere bir süreliğine de olsa bilimsel pusulayı gösterdi.
Afetler, salgınlar, yangınlar ya da soykırımlar tek tek duyduğumuz hatta tanık olduğumuz ölümlerin başkaları için üzülmek gibi duygular dışında bizi pek de ilgilendirmediği inancını ortadan kaldırıp, herkesten farksız kırılganlığımızı, savunma hatlarımızın her an dağılabilirliğini hatırlattığında zihnimizi korkuya kaptırmak işten bile olmaz. Ölüm düşüncesinin felç edici etkisini gideren yaşamı düşünmek imkânsızlaşabilir.
Önce salgının varlığına ve tehlikesine inanmakta, sonra aşının ve diğer bilim temelli mücadele yöntemlerinin gerekli ve güvenli olduğunu kabul etmekte zorlanan büyük bir kitlenin varlığına bir yandan şaşsam da yadırgamamıştım. Sonradan düşündüğümde korku duygusunun aklın işleyişini nasıl avucuna aldığını görmemiş ya da kabul etmemiş olduğumu görüyorum. Bu korku çoğumuzun gerçekleri görmezden gelmesine, gerçeğin ağırlığını hafifletmeye çabalamasına ve daha birçok yoldan inkâra yol açtı.
Yadsıma, inkâr, azımsama pandemi döneminde büyük ölçüde bir politik tavır oldu. Ölümlerin, yayılma hızını saptamakta kullanılan sayıların açıklanmasındaki ikircikli tutum, sağlık çalışanlarının hayatlarını riske sokarak emekleriyle topladıkları verilere haksızlık olduğu gibi toplumun korkmasını ancak doğruluğuna güvenilir bir yönetim ile sağlanacağı gerçeğine de aykırıydı.
2020 yaz aylarında pandeminin ilk dalgası yavaşladığında ve henüz ölümcül ikinci dalga kendini göstermemişken, toplumun sayılar hakkında bilgilendirme şeklinin kafa karışıklığının da yardımıyla korku, yerini hızla ‘yokmuş bir şeye’ bıraktı.
Pandemi inkârcılığı (kelle paça ve sarımsak fraksiyonu gibi acıklı örnekler ile sınırlı değildi) sonbaharda ölümler tırmanışa geçtiğinde daha ziyade önlemlerin gereksizliği ve hayatımızı boş yere zorlaştırdığımız üzerinden bir kanal buldu. Nitekim maske takmaya (ve mesafeli yaşamaya) olan itirazlar, kış aylarında aşıların imdada ve gündeme gelmesiyle birlikte, aşı karşıtlığı ile hızla eklemlendi.
2020-21 döneminde aşıların geliştirilmesi ve yaygın uygulanması sonucunda pandeminin durdurulması ile yeni bir evreye geçildi. Salgını bitiren etkenlerin başlıcası olan aşılara ilişkin tartışmalar bugün de devam ediyor. Aradan geçen yıllar aşıların uzun vadeli güvenliğine ve karşıtlarının aşı ile ilişkilendirdiği birçok problemin COVID enfeksiyonu geçirmenin bizzat kendisine bağlı olduğunu gösterse de aşı karşıtı propaganda ve bilimden şüpheye düşme eğiliminin toplumun çoğunluğunu giderek daha çok etkilediğini görüyoruz.
Aşının bulunuşunu ve milyonlarca hayatın kurtuluşunu bir yandan kutlarken, pandeminin korku nesnesi virüsün yerine hedefe hemen aşı ve bilim dünyasının her türlü önerisi kondu. Geniş kitlelerle bilim arasındaki uçurumun hatta bir tür düşmanlığın (yeniden) doğup büyüdüğü bu dönemi dünyadaki siyasi değişimi göz önüne almadan anlamak zor. İletişim yetersizliği ya da bilimin kendini anlatamamasının ötesine geçen açıklamalara da gerek var.
“Ah, o zamanlar çok daha yaşlıydım ben, şimdi çok daha gencim…” (Bob Dylan, My Back Pages/Arka Sayfalarım’dan). Bir vakitler, Ankara’dan İstanbul’a göç edenlerden sıkça duyduğum, duydukça kıskanç bir azımsamayla tepki verdiğim saptama: “Ankara’daki dostluklar başkadır. Buralarda o dostluk yok. Her şey (para, çıkar, statü vb.) …” Nasıl olur, başka yerlerde dostluk, arkadaşlık yok mu, […]
Devamını Oku
1975 Eurovision Türkiye elemelerinde halk jürisinin seçtiği şarkı ‘Yarınlar Bizim’ olmuştu. Gelecek günlere ilişkin umut dolu sözlerinin yanı sıra devrimci marşları çağrıştıran ezgisi ile bugün bile hemen akla geliyor. Şarkıyı besteleyip söyleyen Ali Rıza Binboğa’nın sempatik olduğu kadar mücadeleci görünüşü bir yana, “Yarın” kelimesinin çekiciliğinin de halkın gönlünü çelmesinde bir katkısı olmuş olsa gerek… 1975 […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku