Her sabah aynı saatte uyanıyordu artık. Alarm kurmaya gerek yoktu, çünkü alışkanlık dediğimiz şey zamanla içimizde çalan bir saat oluveriyordu. Gözlerini açtığında perde aralığından süzülen ilk ışık huzmesi, yine masanın kenarındaki sandalyeye düşmüştü. Evin sessizliğini bozan tek şey, uzaktan gelen bir kuş sesiydi — belki de sadece onun duyduğu, yalnızlara özgü bir ötüştü bu. Üzerine […]
Her sabah aynı saatte uyanıyordu artık. Alarm kurmaya gerek yoktu, çünkü alışkanlık dediğimiz şey zamanla içimizde çalan bir saat oluveriyordu. Gözlerini açtığında perde aralığından süzülen ilk ışık huzmesi, yine masanın kenarındaki sandalyeye düşmüştü. Evin sessizliğini bozan tek şey, uzaktan gelen bir kuş sesiydi — belki de sadece onun duyduğu, yalnızlara özgü bir ötüştü bu. Üzerine bir hırka aldı, saçlarını toplamadan mutfağa geçti. Çaydanlığa su koydu, kibriti çaktı, o tanıdık çıtırtı… Mutfağın tam ortasında duran eski masa, onu bekliyordu. Hep aynı sandalye. Hep aynı köşe. Masanın kıyısı…
O köşe neredeyse onunla bütünleşmişti artık; izleri vardı orada. Elleriyle oyduğu küçük çizikler, dökülen kahve lekeleri, yıllar öncesinden kalma bir kurşun kalem izi… Kırılmış ama atılamamış, eksik ama vazgeçilmemiş bir masa.
Oturdu. Çayı demlenene kadar ellerini masaya koydu, başını eğdi. Düşünmedi. Düşünemedi. Gözleri pencereye kaydı. Karşı apartmanın perdesi hafifçe dalgalanıyordu. Biri uyanmıştı. Belki bir kadın. Belki o da şimdi çay koyuyordu. Belki o da aynı yorgunluğu taşıyordu gözlerinin altında. Bir zamanlar bu mutfak, kahkahalarla çınlardı. Çocukların okul telaşı, eşinin gazete hışırtısı, tost makinesinin cızırtısı… Şimdi ise sadece kendi nefesini duyuyordu. Bir de çayın fokurtusunu. Kalabalıktan gelen sessizliğe alışmak zaman almıştı ama en zor olanı, o sessizliğin içindeki kendini duymaktı.
Masanın kıyısında bir ömür durmuştu aslında. İlk gebelik testinin sonucunu burada öğrenmişti. Ağlamıştı. Sevinçten mi korkudan mı, hâlâ bilmiyordu. Çocuklarının karne günlerinde sabah kahvaltılarını burada hazırlamıştı. İlk kez o masanın başında, “boşanmayı” bir ihtimal olarak düşünmüştü. Sonra da vazgeçmişti. Her şeyin başı gibi sonu da burada konuşulmuştu ama ne olursa olsun, masa yerinden hiç oynamamıştı.
Şimdi, geçmişin yankısı gibi dolaşıyordu evin içinde. Radyoyu açmadı. Televizyonu da. Bu sabah hiçbir sesle baş edemezdi. Bir mendil çıkardı çekmeceden. Eskiden annesinin lavanta kokan mendilleri olurdu. O mendillerle diz yaraları silinir, gözyaşları kurutulurdu. Kendi çocuklarına mendil kullanmamıştı hiç. Zaman değişmişti, hızlanmıştı ama içinde bir yer, hep eski tempoda yürüyordu. Çaydanlığı aldı, fincana döktü. Ağır hareketlerle dolaba yöneldi ve bir an aynaya takıldı gözü. Kendi yüzünü uzun zamandır bu kadar dikkatli incelememişti. Göz kenarlarında çizgiler… Ama o çizgiler yılların suçu değildi. Umutların, sabırların, “bugün de geçti”lerin iziydi.
Masanın kıyısında otururken birden elini uzattı. Masanın çatlağına parmağını sürdü. O çatlağı ilk ne zaman fark ettiğini hatırlamıyordu ama artık onun bir parçasıydı. Masanın da, hayatın da. Sonra başını kaldırdı. Kendine ait olduğunu unuttuğu o sesiyle mırıldandı:
“Ben hâlâ buradayım.”
Gözleri doldu. Ağlamadı. Ama gözyaşının kenarında bir gülümseme vardı. Çünkü hayat belki de böyle bir şeydi: Masanın kıyısında oturup, her şeye rağmen yeniden başlamaya cesaret etmekti. Her sabah aynı köşede, başka bir kadını bulmaktı kendinde. Bir gün belki o masa yine dolacaktı. Belki bir arkadaş, belki bir torun, belki sadece bir defter ve kalem. Ama biliyordu, ne olursa olsun, kendini ilk defa bu sabah bu kadar gerçek hissediyordu. Çünkü ilk defa uzun zamandır içinden geçen cümleyi kendine söylemişti:
“Hayatımın kıyısı değil, merkezindeyim artık.”
Ve o sabah, çayın buharı gibi ince ince bir umut kapladı mutfağı.
Gökyüzü her yerde aynıydı. Hiroşima’da da, Gazze’de de… Yalnızca toprağın kokusu, taşların ağırlığı ve çocukların gözündeki boşluk farklıydı. Hiroşima’da atom bombası düştüğünde dünya bir daha eskisi gibi olmadı. Sadako adında bir kız hayatta kaldı ama bedeninde sessizce büyüyen yaralar taşıdı. Hastalandı, yatağa düştü; küçük odası hayatının tamamı oldu. Ama kalbi hâlâ özgür kuşların peşindeydi. Ona […]
Devamını Oku
Her sabah aynı saatte uyanıyordu artık. Alarm kurmaya gerek yoktu, çünkü alışkanlık dediğimiz şey zamanla içimizde çalan bir saat oluveriyordu. Gözlerini açtığında perde aralığından süzülen ilk ışık huzmesi, yine masanın kenarındaki sandalyeye düşmüştü. Evin sessizliğini bozan tek şey, uzaktan gelen bir kuş sesiydi — belki de sadece onun duyduğu, yalnızlara özgü bir ötüştü bu. Üzerine […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku