YALIM: Ateşin çok büyük bir hızla yayılmasından kaynaklanan parlama, alev. Bizim köy yanıyor. Epeydir hem de. Gün geçmiyor ki bir sokak daha alevler içinde kül olmasın. Oysa biz öylece izliyoruz. Ateşin pervasız gücüne, dumanın isine alıştık. Ne güçsüz ne basiretsizmişiz. Bereketli topraklarımız, coşkun ırmaklarımız, cömert denizlerimiz vardı. Çalışmayı severdik. Birbirimizi de… Olurdu kavga, itiş kakış ama kurulan […]
YALIM: Ateşin çok büyük bir hızla yayılmasından kaynaklanan parlama, alev.
Bizim köy yanıyor. Epeydir hem de. Gün geçmiyor ki bir sokak daha alevler içinde kül olmasın. Oysa biz öylece izliyoruz. Ateşin pervasız gücüne, dumanın isine alıştık. Ne güçsüz ne basiretsizmişiz.
Bereketli topraklarımız, coşkun ırmaklarımız, cömert denizlerimiz vardı. Çalışmayı severdik. Birbirimizi de… Olurdu kavga, itiş kakış ama kurulan bir düğün sofrasında bütün husumetler unutulurdu. Yer içer, şen şakrak sohbetler eder, oyunlar oynardık. Birbirimizden farklıydık. Kimi esmer kara yağız, kimi buğday tarlaları gibi sarı, kiminin gözleri deniz yeşili. Herkes atasından duyduğu hikâyeleri anlatırdı. Çoğunda acılı bir sürgün hikâyesi, bir mücadele, bir hasret. Ama bunları bir kenara koyar, birbirimizin zenginliği ile iyileşirdik. Sever, sevilir, aile olurduk. Ozanlar gönlünce söylerdi. Hem sevdayı hem kavgayı… Yokluk görmedik mi? Gördük görmesine ama azla kanaat etmesini de bildik, çalışıp daha iyisini ummayı da. Düştük düştük kalktık. Her daim düşmanlarımız vardı. Toprağımız namusumuzdu. Geleceğimiz, emanetimiz, mirasımızdı. Canımız pahasına koruduk. Şimdiki düşmanımız ise çok farklı. Namertle savaşmak zormuş, düşmanın namert olunca insana savaşmayı bile unuttururmuş.
Bizim köyü yaktılar. Öyle birden başlamayan, zararsız gibi görünüp pek umurumuzda olmayan korlar, eni konu yangına döndü. Peşi sıra bin türlü musibet başımızı bırakmadı. En kötüsü de her zorluğa birlikte sırt veren köylü, birbirine düşman oldu çıktı. Beraber kurulan sofralar ayrıldı, halaylar koptu, türküler sustu. Artık kimse birbirine güvenmiyor. Merhametmiş, sevgiymiş, birlikmiş unuttuk gitti. İşin tuhafı etrafımızı saran bu karanlığı üstümüze salanlar, yangını söndüreceklerini vaat edip hep daha fazlasını istedi. Bizim köylü inanmayı sever. Ne de olsa okuduğuyla değil duyduğuyla yaşamaya alışık. Kim ne dese inandı. Azıcık sezgisi vardı, o da kiri sarısına bulanmış dumanda dağıldı gitti. Düşünmek, sorgulamak hadde sığmazdı. Kundakçılar ne yapmak istediyse, köylü kendi tercihiymiş gibi kabul etti. Olmadık şeye alkış tuttu, gözümüzün içine baka baka ateşe döktükleri gazı su sandı.
Cehalet en büyük düşmanmış. Bir köyü parçaladı, yaktı, kavurdu. Kundakçılar bundan memnundu. Merak edeni, soru soranı, hakkını arayanı sevmezdi. Olanları da ağızlarından köpükler çıka çıka bağırarak hain ilan eder, linç ettirir hatta cezalarını keserlerdi. Sonunda da bundan alkış beklerlerdi. Bu köylü en çok hainden korkar. O yüzden hain denilen herkesi düşünmeden taşlamaya hazırdı.
Buna rağmen içimizden yürekliler çıktı. “Köy yanıyor ey ahali!” diye bağırdı. Kimi sessiz, kimi atılgan nice yiğit yalazlara koştu, yangını söndüremeden kor oldu gitti. Giden çabucak unutuldu, unutmayanlar yanmaktan korktu, korkmayanlar küstü. Kötülük cehaletin sırtında şaha kalkmıştı, önüne çıkanı ezip geçti.
Toprak bizden caymamıştı, elimiz kolumuz da tutuyordu ama yoksulluk günden güne artıyordu. Kundakçılar bundan memnundu. Önce elindekileri usulca alır, sonra onları sana tekrar vermek için vaatlerde bulunurdu. Sofrasının bereketi kaçmış, sırtındaki abası emanet, toprağı ona sorulmadan satılmış köylüler ise bu ağzı dolu yapılan “Güzel olacak” kelamlarını hayranlıkla dinlerdi. “Tarlaları haşere basmış, denizden zift akıyor, her köşede bir kavga, her taşın üstünde kan var” demez, “Her şey güzelmiş aman ha nankörlük etmeyelim” derdi. Demese ne yazar. “Yıllardır köyün başındasın! Ya bozdun ya tamir edemedin. Ya yalancısın, ya beceriksiz” diyecek hali yok! Düşünmesi bile yürek ister. Baksan kimse memnun değil halinden. Ama yine de kovamadık kundakçıları. Kapı dışarı edemedik.
Günler günlere karararak ekleniyor. Paramız pul olmaya, ekmeğimiz islenmeye, kavgaydı, kazaydı belaydı derken kan akmaya ve en kötüsü kalplerimiz kurumaya hızla devam ediyor. Yangının griden karaya dönmüş dumanı ciğerimize yapışmış, yarım nefes yaşıyoruz. Neredeyse kimse günü, güneşi, maviyi hatırlamıyor. Zaten köyde artık şikâyet etmek yasak. “Yangın var” demek de. her yanı saran salgın hastalık ise en kötüsü. Umutsuzluk denilen habis urla kimse baş edemiyor. “İnsanoğlu umutsuzluktan umut yaratandır.” diyen ozanı bile unuttuk.
Artık köyde söylentiler geziyor. Yangın söndürülebilirmiş. Sönmemiş ama sönebilirmiş de. El versek, sırt versek, önce inansak sonra didinsek olurmuş. Önce ateşi bitirmek sonra külleri bir çırpıda temizleyip, kaybettiğimiz nice şeyi yerine koymak vazifeymiş, mecburlukmuş. Kundakçı işini yapmış, şimdi sıra bizdeymiş…
Adam, yaz boyu bıkmadan usanmadan aynı yere gitmişti. Gezi yolunun kenarında, yerden biraz yüksek bir basamak, ferforjeden yapılmış sabit bir nota sehpası ve önünde romantik harflerle yazılmış iki kelime: “Sokak Sahnesi” Burası, sokak müzisyenleri için yapılmış bir müzik durağıydı. Her gece sırtında cilası aşınmış gitarı, üzerinde oğlunun nikâhında giydiği takım elbisesiyle bu iki kelimeye bakardı […]
Devamını Oku
Adam boyu dalgalar. Yükselip yükselip alçalıyor. Kumu, taşı döve döve, köpüklerini akıta akıta kıyıya vuruyor. Öfkeli, delişmen. Kasım ayazının tenhalaştırdığı kıyıda, denizin yanı başında çelimsiz bir kız var. Onun için bu manzara sıcacık. Eprimiş montunun önü açık, cebindeki elleri buz gibi. Soğuktan değil. Elleri hep buz gibi. Beresinin altından sarkan saç örgüsü, dolaşık kara bir […]
Devamını Oku
Konuşmalarımda, elbette sözün akışına bağlı olarak, sık kullandığım iki dizesi vardır, Louise Elisabeth Glück’ın, olağanüstü iki dize: “Dünyaya bir kere çocukken bakarız / Ondan sonrası hatıradır.” Bu iki dizenin çağrışım alanıyla bir biçimde örtüştüğünü düşündüğüm iki dize de Attilâ İlhan’dan alıntılayalım: “Çocukluktan çıktığını sanmak / Aslında çocukçadır.” Madem alıntılarla başladık, şiirsel yaratıcılıkla ilgili iki çok […]
Devamını Oku
Cumhuriyet’i kuranlardan sonra gelen yöneticiler, her şey gibi bayramların da önemini ve devrimci özünü dondurdukları, unutturdukları için 23 Nisan’ın sadece “çocuk” yönü üstünde durulur oldu; oysa 23 Nisan, 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşuyla birlikte egemenliğin monarşiden halka geçişinin bayramı. Çocuk bayramı oluşu da güzel ama egemenlik daha önemli. Bugün iktidarda olanlar varlıklarını ve bu makamlara […]
Devamını Oku