Pelin Batu
Tüm Yazıları
İzlanda’nın Yeşil Şuasının Altında
Ana Sayfa Tüm Yazılar İzlanda’nın Yeşil Şuasının Altında

Havalar ısınıp kazanlar kaynamaya başlayınca bende soğuk diyarlara kaçma isteği depreşir. Kimileri serinlemek için yaylalara çıkmayı, kimileri deniz kenarında fotosentez yapmayı seçer. Bense coğrafya vasıtasıyla zamanda yolculuk yapıp bakir olmasa da ilkellik hissini uyandıran, sakin, soğuk bir paganizmi barındıran yerleri tercih ederim. Listemin başında yıllardır İzlanda var. Lav tarlaları kapkara bir şekilde gözümüzün önünde namütenahi […]

Havalar ısınıp kazanlar kaynamaya başlayınca bende soğuk diyarlara kaçma isteği depreşir. Kimileri serinlemek için yaylalara çıkmayı, kimileri deniz kenarında fotosentez yapmayı seçer. Bense coğrafya vasıtasıyla zamanda yolculuk yapıp bakir olmasa da ilkellik hissini uyandıran, sakin, soğuk bir paganizmi barındıran yerleri tercih ederim. Listemin başında yıllardır İzlanda var. Lav tarlaları kapkara bir şekilde gözümüzün önünde namütenahi açılmışken opalin gökyüzü sır gibi üzerimizde parıldar. İzlanda bir taraftan huzur verici bir taraftan tekinsiz gelir. Beni hayal gücümün kadim kısmından yakalar. Orada sanki binlerce yıldır sotede yatan tanrılar yaşıyordur. Likenlerin arasından, huşların arkasından bizi gözlüyorlardır. Bir taraftan da hayat hızlı bir dans gibi yükseliyordur. İzlanda’da geçmiş ve gelecek alt alta, üst üste, yan yana uyuyor, uyanıyor, yıllardır kilitli tuttuğumuz yerleri açıyordur.  

Nordik mitolojisi dediğimizde akla ilk olarak Danimarka, Norveç veya İsveç gibi İskandinav ülkeleri gelir ama bu mitler İzlanda gibi ücra bir adada saklanmış olmasaydı günümüzdeki üç-beş kaynak metin bile olmazdı. Zaten İzlanda’da hâlâ bu paganizmin yaşatıldığına adım gibi eminim. Bunu dinlediğim müziklerden, okuduğum şiirlerden ve seyrettiğim filmlerden görüyorum. 13. yüzyılda yazılmış olan poetic eddalar ya da destanlar dünyanın en karanlık ama bir o kadar da ironiyle karışık komedik eserleri arasındadır. Burada kargalı tanrılar ve tanrıçalar, bilgi için gözlerini feda eden ilahlar, rüyaları ve kaderin soğuk kollarına karşı sessiz bir metanet taşıyan kahraman hikâyelerini okuruz. Bu destanlar rift vadisinin rüzgârlarıyla uyanır ve yankılanır. İki kıtanın birleşim noktasından yavaş yavaş ayrılmış bir yerde durup zamanın durduğunu hissedebilirsiniz. 

Mitolojik varlıklar tozlu metinler ve çocuklar için itinayla kesilmiş eğlenceli kitaplar ve filmlerle sınırlı değildir. Elfler ve troller bazen kayaların içinde, bazen ormanların derinlerinde yaşamaya devam ederler. Günümüzde İzlandalılar hâlâ şelalelerin ve tepelerin ruhları için adaklar bırakır. Bu sadece tek tanrılı dinlerde her gün yaptığımız gibi tek taraflı şekilde talepte bulunmak için yapılmaz -bu muhteşem manzaralar bir tür hürmet gibi de okunabilir, “Sublime” denilen huşu uyandırana olan bir saygı duruşudur. Kara kumlu plajların üzerinde, dünyanın merkezinin bağrı açılmış gibi gözüken vadilerde, Kuzey Işıkları’nın büyüsü altında bu mitolojik hislerin uyanması şaşırtıcı olmasa gerek. Peki ya büyük şehirler?

İzlanda’nın başkenti Reykjavik bir taraftan kozmopolit, şık, hızlı bir köy gibidir. Tuhaf eserler sergileyen galeriler, denizden sofraya taşınan sanat eseri gibi sade yemekler ve müthiş bir müzik sahnesiyle hayat doludur… İzlanda müzik dünyasıyla ilgili bir belgesel izlemiş, kıskanmıştım. Dünya çapında tanınan ve milyonlarca dinleyicisi ve takipçisi olan nice müzisyen ve grup, kendi aralarında mütevazı kulüplerde takılıyor; birinin elemanı mı hastalandı, diğerinin müzisyeni yardıma koşuyor; birbirlerini dinleyip yaratıcı bir şekilde eleştirip beraber güzelliklere imza atıyorlardı. Keşke biz de birbirimize böyle el versek diye iç geçirmiştim. Gündüz gayet sakin olan sokakların geceleri musikiyle yankılanmasını hayal ediyorum. Bjork, Sigur Rós ve Of Monsters and Men gibi inanılmaz gruplar ve müzisyenlerin yarattığı sahneler havayı adeta büküp ses manzaraları yaratıyor. Buradaki müzik nazik değildir -Temeldir, asaldır. Köklerden bir yerlerden gelir. Kemiklerinizle dinlenmeyi talep eder. 

İzlanda’daki sanat dünyası da benzer bir tufan öncesi dönemden gelme gibi. Alvar Aalto tarafından tasarlanmış bir mekânda bir sergiye gittiğinizde içinizdeki ekolojist sürrealist ruhu uyandırırsınız sanki. Yosun kaplı yüreğiniz işte burada kıpraşmaya başlar. Pek çok eserde bir felsefe, başkaldırı ya da düşüncenin yansıtıldığı çağdaş sanatta heyecanımı kamçılamak biraz zorlaştı, itiraf etmek gerekiyor. Ama bazen devasa bir hangarda ya da muhteşem yalınlıktaki bir mekânda öyle şaşırtıcı, düşündürücü bir tablo ya da enstalasyonla karşılaşıyorsunuz ki, günlerce o eserin derdini taşır oluyorsunuz. O yüzden de tümden reddedici yahut “Kenan Evrenci” olmamak lazım. 

İzlanda beni çocuksu, muzip, yaramaz bir sesle çağırıyor. Kendini fazlasıyla ciddiye alma dersi verircesine fısıldıyor. Bazen tavan aralarından bazen balık fabrikalarından yükselen notalar hayatın absürtlüğünü hatırlatmayı başarıyor. Hem antik hem fütürist, hem metalik hem obsidiyen gibi kara ve parlak geliyor. Manzaralar kendinize dönmenizi, siyah plajlar içinizdeki ürkütücü sessizliği kadifeye döndürmenizi sağlayabilir gibi geliyor. Buradaki eski ama her dem taze doğa, mütevazı ama bir o kadar ihtişamlı sanat, bize hayatın daha basit ama güzel yaşanabileceğini hatırlatıyor. Eeee o zaman… O zaman dans!

Yazarın Diğer Yazıları
Sözün İnceliği, Haysiyetin Vücut Bulmuş Hali: Ahmet Telli’nin Ardından

Ben dedemi hiç tanımadım. Belki o yüzden tanımadığım dedemi hep ince ruhlu şairlerde aradım. Onun gibi idealist, kitap meftunu, öğrencilerine sadece edebiyatı değil sorgulamayı öğreten, vicdanlarının sesini dinleten bir hoca figürünü aradım. Onu Ahmet Telli’de buldum. O da dedem Selahattin Batu gibi hiç gösterişe ihtiyaç duymadan, kendini gereksiz yere öne çıkarmadan sözleriyle ve duruşuyla saygı […]

Devamını Oku
Umursamaz Bir Kadın Olarak İstanbul

Kadim bir şehirde yaşarken, kentin ihtiyarlığını her yerde hissedersiniz. Bu gibi yerlerde neolitik insanların ne yiyip içtiklerini kayıkların içinde bulunan testilerden, nasıl raks edip yıkandıklarını saraylarından ve hamamlarından, karanlık dehlizlerinde ne vebalı yolculuklara çıktıklarını adeta dinlersiniz. Ama binlerce yıldır ayakta kalmış bir şehirde ankebut fısıltılarının dışında akan hayatın davulu ve zurnası, gençlerinin ve martılarının cıvıltısı […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ahmet Telli ve Şiiri: Vicdan bireyseldir!

Ahmet Telli şiirinin çok boyutlu estetik birikimi ile “Şair Ahmet Telli” nin örgütlü birey olarak bütünlüklü ele alınması zorunludur. Hayatı ve şiirleri iç içe geçmiş bir şair söz konusuysa, hem estetiğin dili hem de ideolojinin dili öne çıkar. Çünkü daha ilk adımda biliriz ki şiir bir cesaret işidir ama bu cesaret salt sözcüklerden ibaret değildir; […]

Devamını Oku
Ahmet Telli: Vicdanın Dili, Direnişin Şiiri

Ahmet Telli ve şiirini birkaç kelime ile tanımlamam gerekseydi sezgi, vicdan, aşk, isyan, direniş, dil ve arkadaşlık derdim. İlk sıraya sezgi kelimesini koymamın nedeni Telli’nin bireysel, toplumsal ve şiirsel anlamda varoluşunun sınırlarını ve sınırsızlıklarını belirlerken hem bir birey hem de bir eğitimci ve şair olarak sezgileriyle hareket ettiğini düşünmemdir. Bu düşünceye kapılmamın nedeni şairin şiirleri, […]

Devamını Oku