Hayalimdeki şehri Borges’in sonsuz kütüphanelerinin birinde, loş bir koridorda yürürken tesadüfen beni çeken bir kitabın içinde buluyorum. Kitaptaki tasvirler ve anlatılar beni içine çekiyor ve birdenbire kütüphane kayboluyor ve şehri keşfetmeye başlıyorum. Şehre uzaktan baktığınızda ağaç gölgeleriyle yontulmuş, kuş sesleriyle şakıyan, mevsimlerin en yeşili ve alının parıldadığı yaşayan bir tabloyu andırıyor. Burada içinde yüzdüğüm yeşil […]
Hayalimdeki şehri Borges’in sonsuz kütüphanelerinin birinde, loş bir koridorda yürürken tesadüfen beni çeken bir kitabın içinde buluyorum. Kitaptaki tasvirler ve anlatılar beni içine çekiyor ve birdenbire kütüphane kayboluyor ve şehri keşfetmeye başlıyorum. Şehre uzaktan baktığınızda ağaç gölgeleriyle yontulmuş, kuş sesleriyle şakıyan, mevsimlerin en yeşili ve alının parıldadığı yaşayan bir tabloyu andırıyor. Burada içinde yüzdüğüm yeşil bir renk değil âdeta bir karakter. Parklarsa süs değil, şehrin kalbi. Şehrin merkezinde yüksek cam kuleleri, taş ve betondan örülmüş duvarlar değil, kökleri toprağın derinliklerine tutunmuş asırlık ağaçlar var. Ejder ağaçları ve boabablar beklenmedik yerlerden, sanki başka bir gezegenden yükselircesine heykelimsi bir şekilde şehrin en ulu tepelerine dikilmiş. Parklar kentimdeki bu zengin ve eklektik arboretumlar sayesinde yazın gölgesiz, kışın yeşilsiz kalmıyoruz.
Şehrin merkezi olan büyük parkın ortasındaki göl, herkesin huzuru ve dinginliği bulduğu bir yerdir. Sabah sisinin arasından süzülen ışığın altında insanlar yürüyüşe çıkmış, köpeğini gezdiriyor, kitap okuyor, ilham ve sessizlik topluyordur. Parkın içinde inşa edilmiş patikalar insanları yavaşlatmak için tasarlanmıştır – acele etmek isteyenlerin bu labirentte işi yoktur. Yavaşlığa davet şehrin kalbindedir. Banklarda oturan ihtiyarlar geçmişi anlatır, çimlere uzanmış gençler geleceği hayal eder, çocuk kahkahaları yaprakların hışırtısı ve kumru seslerine karışır.
Yürümek bu şehirde sadece bir ulaşım şekli değil, bir yaşam tarzıdır. Yollar araçlardan çok, yayaları gözeterek çizilmiştir. Geniş kaldırımlarda adım atarken şehir size kendini anlatır. Dükkânların tabelalarının gözünüzü tırmalamasına izin verilmemiştir; insanların rahatça kaynaşmasını sağlayan kafeleri sokaklara taşmış, kitapçıları davetkâr, plakçılar rengârenk, seramik atölyeleri oyunbazdır. Tüm bu dükkânlar ve lokantalar zarif bir şekilde tasarlanmış, insanların alışveriş yaparken de, oturup bir şeyler yediğinde de estetiğin, temizliğin ve güzelliğin iç içe geçtiği yerlerdir. Şayet parklar şehrin ana anatomisini oluşturuyorsa, sanat da dilidir. Müzeler, âdeta bir mabet gibi ruhsuz, hayatsız yerler değil, yaşayan binalardır. Çocukların yaratıcılığını, insanların âdeta parklarındaki gibi durup düşünmesini sağlayan efkârın diyarlarıdır. Müzelerde sadece tablolar ve efemera sergilenmez, düşünceler de serbestçe dolaşır. Siz onları yol kenarındaki kopkoyu yaprakların arasından ışıldayan sulu portakallar ve limonlar gibi toplar, zihninizde limonata yaparsınız. Tiyatrolar kapalı salonlara hapsedilmez; parkların içine amfiler, meydanlara, tarihi avluların içlerine sahneler kurulmuştur –şehir açık bir atölyedir. Sanatçı olun olmayın burada yaratıcıyla okuyucu yan yana, omuz omuza yaratılanları beraber yudumlar, beraber sorgular, tadar. Yaratıcılık bir ayrıcalık değil, bir akıştır kısaca.
Şehir insanların birbirine ilham vermesinin önünü açan, etkileşimi kolaylaştıran, sınıfları dağıtan bir mekân olduğu için insanlar fikirlerini kendine saklama ihtiyacı duymaz –duvarlara şiirler yazılır, kaldırımlarda tebeşirle evrenler çizilidir. Bir kafede oturan şair yan masadaki müzisyene dizesini verir, bir ressam sokaktan yürürken duyduğumuz topukların ritmini tuvaline taşır. Her ne işle iştigal ediyorsanız edin, diğerine dokunmadan dokunur, empati ile yaklaşır, yardım eli uzatırsınız çünkü hayallerimin şehri, yarış değil beraber yürüme mantığı üzerine bina edilmiştir.
Tarih, şehrin en bilge öğretmenidir. Tarihi binalar ve kapılar, geçmişin ruhunun geleceğe taşındığı eserler olduğu için bizlere geçmişin felsefesini ve yaşam biçimlerini fısıldarken aslında pek çok şeyin baki kaldığını, bizlerin analarımızdan, atalarımızdan çok da farklı olmadığını hatırlatırlar. Geçmiş ve bugün, bugün ve yarın beraber nefes alıyor, birbirini yıkmadan, yapboza dönmeden yan yana durabiliyordur. Bu şehirde geçmiş soğuk müzelere tıkılmaz- onunla birlikte yaşar. İnsanlar burada kendini küçük hissetmez, güzellikle, bilgi ile ezilmez, şehrin ve ağaçlarının kolları ve dalları, adeta birer uzantısı ve uzvu gibi yaşayıp giderler. Böylece, nasıl kendi mahremine saygı duyuyorsa, kendine bakıyorsa şehrine de öyle sahip çıkıyor, koruyor kolluyordur. Kusursuz mudur? Değildir. Ama doğasını koruduğu için, tarihi onurlandırdığı için sanatı besler, insanı önemser. Kitabın içinde keşfettiğim bu ütopik şehir sadece bir yaşam alanı değil, hayal alanıdır.
Hayatın hangi yıllarının taze, hangi yıllarının pastele çalan bir flulukta kalacağını o anda bilemiyorsunuz. Ankara’da geçen dört yıllık çocukluğum, o yıllardaki kömür siyahı Ankara’nın katranlı parlaklığı gibi solmayan bir fotoğraf. 1988-1991 yılları arasında, çocukluğumun en kırılgan ve en köklü yıllarında oradaydım. Hayat âdeta beni ben yapacak en saf halini göstermişti. Şimdi geriye dönüp albümleri karıştırdığımda, […]
Devamını Oku
Hayalimdeki şehri Borges’in sonsuz kütüphanelerinin birinde, loş bir koridorda yürürken tesadüfen beni çeken bir kitabın içinde buluyorum. Kitaptaki tasvirler ve anlatılar beni içine çekiyor ve birdenbire kütüphane kayboluyor ve şehri keşfetmeye başlıyorum. Şehre uzaktan baktığınızda ağaç gölgeleriyle yontulmuş, kuş sesleriyle şakıyan, mevsimlerin en yeşili ve alının parıldadığı yaşayan bir tabloyu andırıyor. Burada içinde yüzdüğüm yeşil […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku