Hayatın hangi yıllarının taze, hangi yıllarının pastele çalan bir flulukta kalacağını o anda bilemiyorsunuz. Ankara’da geçen dört yıllık çocukluğum, o yıllardaki kömür siyahı Ankara’nın katranlı parlaklığı gibi solmayan bir fotoğraf. 1988-1991 yılları arasında, çocukluğumun en kırılgan ve en köklü yıllarında oradaydım. Hayat âdeta beni ben yapacak en saf halini göstermişti. Şimdi geriye dönüp albümleri karıştırdığımda, […]
Hayatın hangi yıllarının taze, hangi yıllarının pastele çalan bir flulukta kalacağını o anda bilemiyorsunuz. Ankara’da geçen dört yıllık çocukluğum, o yıllardaki kömür siyahı Ankara’nın katranlı parlaklığı gibi solmayan bir fotoğraf. 1988-1991 yılları arasında, çocukluğumun en kırılgan ve en köklü yıllarında oradaydım. Hayat âdeta beni ben yapacak en saf halini göstermişti. Şimdi geriye dönüp albümleri karıştırdığımda, Ankara sadece doğduğum şehir değil; beni kitap tutkumla, evime düşkünlüğümle, kokuların, seslerin, mevsimlerin ve küçük saadetlerin birbirine karıştığı sadeliğiyle sıcak bir hırka gibi kavrıyor.
Gaziosmanpaşa’daki evimizin sağına uzanan sokak, bizim ince uzun futbol sahamızdı. Asfaltın üzerindeki çatlaklar bile bize ait gibiydi. Tatil günlerinde sabahın erken saatlerinden akşamın alacakaranlığına kadar süren futbol maçları yapardık. Kardeşim ve komşularımızla oynadığımız maçlarda genelde tek kız olduğum için beni kaleye koyarlar, arada öne koşup başka roller kapmak için uğraşırdım. Gol sevinçlerimiz abartılı, tartışmalarımız ciddi, barışmalarımız bir o kadar hızlıydı. Bazen futbol yerine apartmanın arkasındaki küçük taş bahçede ip atlayıp seksek oynardık. Her taraf kediyle doluydu. Benim ve babamın kaç kedisi vardı? Hatırlayamayacağım kadar çok. Dolaplarımızda doğuran sokak kedileri mi dersiniz, yataklarımıza saklananlar mı? Evin önündeki karadut şemsiyelerinin altına girip, dizlerim düşmekten yara bere içinde, dudaklarım ve ellerim duta boyanmış vaziyette eve dönmenin ıtırlı ve huzurlu anılarını unutmadım. O mor lekeler çocukluğumun ve özgürlüğümün nişanıydı. Annemin bir gün bile bizi sokağa salmaktan geri durduğunu bilmiyorum —ki üzerimize çok titreyen ve başımıza bir şey gelecek diye fazlasıyla korkan bir anneydi. O zamanlarda komşular birbirini kollar, sınıf diye bir şey konuşulmaz, hissettirilmez ve herkes herkesin çocuğuna sahip çıkardı. “Win/win”: Çocukların pestili çıkınca mum gibi oluyor, mis gibi uyuyordu. Bir de tabii Arnavut bir anneniz varsa, cilalı mum oluyorsunuz!
Ankara’daki ikinci adresimiz Papazın Bağı’ydı. Oraya gitmek başlı başına bir maceraydı. Şehrin içinde olmanıza rağmen her adımda şehirden uzaklaşır, sık ağaçların labirentine kendimizi bırakırdık. Zaman orada yavaşlardı. Ankara’ya gidene kadar ilk beş senem Kıbrıs’ta, sonraki üç senem Pakistan’da geçmişti. Birinde Akdeniz, diğerinde Himalayalar’ın eteğinde, daha çocuk yaşımda doğa meftunu olmuştum. O yüzden Ankara’nın apartman çokluğu ilk başta beni ezmişti ama Papazın Bağı’na kaçtığımda kendimi çok iyi hissederdim. Keza annemiz ve babamız bizi sık sık Gölbaşı’na götürürdü —belki de göl sevdam orada başladı. Bataklığın parlak amfibik yaşamı, suyun altuni ışıltısı, annem ve arkadaşlarının tuttuğu balıkları suya atmamla başlayan tartışmalar, göl kenarındaki pikniklerimiz, tüm gün kuzularla oynayıp onların kesileceğini öğrendikten sonra yaşadığım travmanın eseri ilk şiir… Tüm bunlar bana sazlı ve o zamanlar bakir olan bir coğrafyadan yadigâr.
Bir de tabii Ankara deyince, asıl benim tutkularımı şekillendirmiş, olduğum kişiye evirmiş olan sanatlar geliyor. Annemin çocukluk arkadaşı Işık Yenersu’nun tüm oyunlarını sahnede izleyip onun gibi olmak istediğimi biliyorum. Çocuk heyecanımla oyunlar yazıp Işık’a oynardım. Beni ciddiye alan, akıl fikir verip önerilerde bulunan muhteşem bir kadın hatırlıyorum. Sonra konservatuvarda piyano ve solfej eğitimi alırken annemin bir diğer yakın arkadaşı, Bale Bölümü Başkanı İnci Kurşunlu’nun yanına kaçıp provalarını izlerdim. Her pazar klasik müzik konserine gittiğimizi, her hafta bir ya da iki sergiye gidip özellikle Siyah Beyaz’daki sevgili “Nora”cığımızın oradaki koyu ve katmerli muhabbetler rakı sofralarına uzayınca, canım babam ve Erdal İnönü ülke siyasetini tartışırlarken arada sırada maydanoz olup, sonra birbirine yapıştırılan sandalyeler üzerinde uyuyakalmalarımızı hatırlıyorum.
Namütenahi geceler; akıl almaz düzeyde, fizikten felsefeye akan bilgiler… Pazar öğleden sonra babamla sahafları, Tunalı Hilmi’deki kitapçıları ve bazen de Türkiye’de en sevdiğim müzelerin başında gelen Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni gezdiğimiz günler… 8-10 yaşındaki bir çocuğu bu kadar güzellikle çevreler, bu kadar saygıyla ele alır, dinler, sanatın her dalına sokarsanız, o çocuğun o yaştaki en büyük gayesi, hayran olduğu, hatta âşık olduğu insanlara öykünüp onlar gibi iyi şeyler yaratmak olur. O açıdan benim Ankara’m Leda Pastanesi’nin limon pastası kıvamında, sıcak, ilham verici bir kozaydı.
O yüzden dört yılın sonunda babamın tayini New York’a çıkınca, kardeşimle ikimizin ne kadar mutsuz olduğunu, nasıl gitmek istemediğimizi tarif edemem. Uzun aylar ağladım. New York’u merak bile etmiyordum. Amerika bana antipatik geliyordu [Sonra NY’un Amerika’yla pek alakasız olduğunu görünce ona da gönlümü kaptırdım; heyhat, bu iki senemi (ç)aldı]. Ankara, sanki benim çocukluğumda rahmetli annem ve babamın da doğduğu şehirdi. Oradan ayrılırken bir daha asla dönmeyeceğimi hiç bilemezdim. Sonraki yıllarda tanınmaz şekilde büyüdüğünü, ucube projelerle gündeme geldiğini üzülerek izledim ve koptum. Artık Ankara’da yanlarına dönebileceğim bir ailem de yoktu. Ama yine de bazen, gerçekten de kırk yılın başında yolum Ankara’ya düşüp taksicilerin kibarlığına, kimi memurların efendiliğine tanıklık edince, o eski Ankara tadını alıyor, nostalji hastalığının lavantalı kollarına kendimi bırakıyorum. Benim Ankara’mı her zaman bir pasajın altındaki sahafta, müzede haşmetli bir şekilde oturmaya devam eden tanrıçada görünce umutlanıyor, içimde sakladığım o cam kürenin karlarını eskiden olduğu gibi sallıyorum.
Hayatın hangi yıllarının taze, hangi yıllarının pastele çalan bir flulukta kalacağını o anda bilemiyorsunuz. Ankara’da geçen dört yıllık çocukluğum, o yıllardaki kömür siyahı Ankara’nın katranlı parlaklığı gibi solmayan bir fotoğraf. 1988-1991 yılları arasında, çocukluğumun en kırılgan ve en köklü yıllarında oradaydım. Hayat âdeta beni ben yapacak en saf halini göstermişti. Şimdi geriye dönüp albümleri karıştırdığımda, […]
Devamını Oku
Hayalimdeki şehri Borges’in sonsuz kütüphanelerinin birinde, loş bir koridorda yürürken tesadüfen beni çeken bir kitabın içinde buluyorum. Kitaptaki tasvirler ve anlatılar beni içine çekiyor ve birdenbire kütüphane kayboluyor ve şehri keşfetmeye başlıyorum. Şehre uzaktan baktığınızda ağaç gölgeleriyle yontulmuş, kuş sesleriyle şakıyan, mevsimlerin en yeşili ve alının parıldadığı yaşayan bir tabloyu andırıyor. Burada içinde yüzdüğüm yeşil […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku