Binlerce yıl boyunca kozmopolit, çok renkli, çok dilli ve çok dinli bir başkenti bırakıp bozkırda bir “tabula rasa” olan Ankara’yı başkent olarak seçince, biricik bir cumhuriyet rol modeli oluşturma olanağı doğdu. Böylece yeni başkent cumhuriyet ideallerini ve idealizmini aynalanması için bir zemin oluşturdu. Sıfırdan bir kent inşa etmek, zengin ama bir o kadar kaotik bir […]
Binlerce yıl boyunca kozmopolit, çok renkli, çok dilli ve çok dinli bir başkenti bırakıp bozkırda bir “tabula rasa” olan Ankara’yı başkent olarak seçince, biricik bir cumhuriyet rol modeli oluşturma olanağı doğdu. Böylece yeni başkent cumhuriyet ideallerini ve idealizmini aynalanması için bir zemin oluşturdu. Sıfırdan bir kent inşa etmek, zengin ama bir o kadar kaotik bir labirenti andıran İstanbul’u ıslah etmekten daha elverişliydi. Ayrıca pek tabii ki İstanbul’un jeopolitik konumundan dolayı tarih boyunca her daim istilayla ve tehlikeyle flört etmek durumundaydı. Binaenaleyh, madem 1923’le birlikte temiz bir sayfa açılıyordu, cumhuriyet kitabımızdaki başlık kültür-sanatı, bilgiyi-bilimi, kadını-erkeği, hayvanı-çocuğu, tarihi ve hayatı içine alan bir “çağdaşlık” anlayışıyla yazılmalıydı. Operaları ve müzeleriyle, kızlı erkekli okullarıyla bu çağdaş başkenti inşa etmek elbette hem maddi hem manevi bir şekilde yıkık ve yılmış, hastalıktan kırılmış ve yıllar yılı Osmanlı’dan baki kalan borçların altında ezilmiş bir genç için kolay değildi; ama vizyon ortadaydı. Fakir de olsak parlak çocuklarımızı bursla dünyanın en iyi okullarına gönderdik ki bu kıvılcımlar bir meşale olarak geri dönsünler. Ne döndüler! Hepsi minnet ile, huşu ile ülkemizi sıfırdan inşa etmek için gayretle ve şevkle çalıştılar. Belki paramız yoktu ama dünyanın en iyi hocalarını, sanatçılarını ve bilim insanlarını buraya davet etmeyi bir öncelik biliyorduk. Ankara’nın Cumhuriyet değerlerini yansıtan, çağdaşlığın vücut bulmuş hali olması için 1928’de bir yarışma açıldı. Yarışmayı, Alman mimar ve şehir plancısı Hermann Jansen kazandı ve 1928-30 yılları arasında Berlin’deki ofisinden (Ankara’yı altı defa ziyaret ederek) modern, düzenli, estetik ölçütlerine uygun bir başkent olarak kurguladı. Bu düzenleme içinde tiyatro, konser salonu, okullar, müzeler gibi kamusal kültür mekânları yerleştirildi.
Devlet vizyonu bu şekilde olunca, kısıtlı bütçeyle devasa, sonradan görme saraylar inşa etmektense içinde kreşler ve kültür merkezleri olan Sümerbank gibi fabrikalar, ülkesine âşık hocalarla taçlandırılmış okullar, tarihimiz ve dilimiz bilimsel bir şekilde çalışılsın diye açılan dil ve tarih kurumları, insanların ruhu beslensin diye açılan operalar, tiyatrolar, müzeler ve spor merkezleri doğuyordu. Misyon çağdaş bir ülke inşa etmek olunca, 1927 nüfus sayımından bildiğimiz, yerlerde sürünen okuryazar oranı, on sene geçmeden dört katına çıkmıştı. Genç Cumhuriyet’in Ankara’nın inşası üzerinden yürüttüğü çağdaş modernleşme projesi, günümüz Türkiye’sini anlamak için önemlidir.
Bir kentin imarı, salt fiziksel bir yapılandırma değil; onun içini dolduran insanların yaşam tarzını ve gündelik hayatlarını belirleyen bir şehir inşa edilmeliydi. Bilindiği üzere Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren eğitim, sosyal bilimler, kültür ve sanat ön plana çıkarıldı. Nasıl fabrikalar sadece üretim ve ekonomi için değil; okuyup yazan, tiyatro piyesleri izleyip baloya giden bir sosyolojik yapı yaratmak için yapıldıysa yeni Cumhuriyet’in vizyonunu barındıran bir şehir kuruluyordu. Bu minvalde benim de yıllarca gittiğim Ankara Devlet Konservatuarı, 1924’te Musiki Muallim Mektebi adı altında açıldı, daha sonraları Hindemith ve diğer musikişinas eksperlerin katkılarıyla konservatuvar düzeyine geldi. Keza Devlet Tiyatroları açıldı ve çok zaman geçmeden halk modern tiyatroyla tanıştırıldı. Atatürk asıl savaşın cephede kazanıldıktan sonra olduğunu defalarca anlatmıştı; asıl savaş, okuması yazması olmayan ve yüzyıllar boyunca ihmal edilmiş bir toplumu, bağımsız, komplekssiz, kendine güvenen, üreten, çalışan, yaratıcı bir ulusa dönüştürmekti. Dolayısıyla bu vizyonu hayata geçirmek için Ankara bir mikro model oldu ve sadece on yıl içinde mucizevi bir dönüşüme tanıklık edildi.
Şehir planı ve kültür yatırımları göz önünde bulundurulduğunda, Atatürk’ün ideal başkenti, hem temsilî mekân hem de yaşayan bir kültür alanı olarak tasarlandı. Bu vizyonla hareket ettiklerinden çok kısa vadede somut başarılar gördük. Şehir, devlet daireleri ve yaşam alanlarından ziyade kültür mekânlarının yerleştirilmesiyle, konservatuvar ve devlet orkestralarının kuruluşu, tiyatro-opera eğitiminin düzenlenmesi gibi kararlarla bambaşka bir toplumun doğmasının önünü açtı. Bu ve benzeri kurumlar sadece Ankara için değil ülkemizin tüm kültür hayatı için bir çekirdek, daha sonra gelen kuşaklar için kurumsal bir altyapı oluşturmuştur. Ancak bu vizyonun kalıcılığı, sonraki siyasetlerin, kentleşme baskılarının yönetilmesi ve yönlendirilmesiyle sınanmıştır. Velhasıl, Ankara’nın “kültür temelli başkent” idealizmiyle inşa edilmiş olması, hem erken dönem Cumhuriyet’in kurucu eylemlerinden biri olarak hem de bu vizyonun zamanın ruhuna ve ihtiyacına göre yeniden yorumlanıp yaşatılan bir miras olarak okunmalıdır.
Binlerce yıl boyunca kozmopolit, çok renkli, çok dilli ve çok dinli bir başkenti bırakıp bozkırda bir “tabula rasa” olan Ankara’yı başkent olarak seçince, biricik bir cumhuriyet rol modeli oluşturma olanağı doğdu. Böylece yeni başkent cumhuriyet ideallerini ve idealizmini aynalanması için bir zemin oluşturdu. Sıfırdan bir kent inşa etmek, zengin ama bir o kadar kaotik bir […]
Devamını Oku
Guernica sadece haritada gitmediğim bir yer değil – ve bu yazımda her zamanki gibi hayalini kurduğum, gezmeyi umduğum bir yeri anlatmakla yetinmeyeceğim zira Guernica benim için açık bir yara, bir fikir, bir sözü temsil ediyor. Burası Gazze’den önce, Hiroşima’dan bile önce İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılmaya başlanan savaş taktiklerinin, blitzkrieg denen “Yıldırım Harekâtının” prova sahnesiydi. Guernica […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku