Unutulmuşluğun kıyısında,Kırbaç gibi savrulan rüzgârların kestiğiçaresizliğin sessizliği,Ve tükenişin boşluğunda,Bir sonbahar denizi gibi uzanan bozkırın ortasındaumudun akını başlamakta… Bir şehri sevmek nasıl başlar? Ne yaşanmış olmalı ve neyi yaşamayı ummalı bir şehri sevebilmek için? Ankara soluk bir havayla sabahı karşılar. Sanki küstürdüğü denizi, yanına gökyüzünün mavisini de alıp çekip gitmiştir. Ankara’nın bu soluk sabahı, ağır ağır […]
Unutulmuşluğun kıyısında,
Kırbaç gibi savrulan rüzgârların kestiği
çaresizliğin sessizliği,
Ve tükenişin boşluğunda,
Bir sonbahar denizi gibi uzanan bozkırın ortasında
umudun akını başlamakta…
Bir şehri sevmek nasıl başlar? Ne yaşanmış olmalı ve neyi yaşamayı ummalı bir şehri sevebilmek için?
Ankara soluk bir havayla sabahı karşılar. Sanki küstürdüğü denizi, yanına gökyüzünün mavisini de alıp çekip gitmiştir. Ankara’nın bu soluk sabahı, ağır ağır uyanan gürültüsüyle gecenin bilinmez sessizliğini, daha bilinmez bir güne taşır. Şehrin kışa teslimiyeti de, baharı kucaklayışı da, yazı karşılayışı da vakur ve sıradandır. Fakat sonbahar bir şehre bu kadar mı yakışır. Şehir, sanki tüm sırlarını, düşüncelerini, beklentilerini şakıyan bir kuş gibi dile gelir. Ankara’nın sözü de düşü de bitmez.
Tüm gözler Ankara’dadır. Beklentilerin, anın ve geleceğin yönü bu şehrin soluk sabahını çabuk unutturur. Öyle ya, Ankara’mız bizlere bilinmezliklerin üstesinden kararlılık ve yüksek iradeyle gelindiğini göstermiştir.
Aslında bir başkent ne kadar sıcaksa Ankara da o kadar sıcaktır. Çağ yangınından çıkmış bu şehir sanki tarihin isli hatıralarını binalarında taşır. Her köşesi bir öğreti, her tarafı unutulmaz, unutulması imkânsız anıları barındırır. İçinde yaşayan ne kadar yaşıyorsa Ankara’yı, dışarıdan bakan da o kadar yaşamaktadır. Hevesle koşulandır, tedirginlikle gidilendir, sesine hep kulak kesilendir, bir sonraki günü merakla bekletendir Ankara. Hep yeni heyecanların göz çevirdiği yerdir bozkırın bu yalnız şehri. Ok gibi gökyüzüne uzanan çamların ardından aniden karşına çıkışı, tutulma sonrası yavaş yavaş ışıyan bir güneş gibidir. Sonrası gri bir durgunluk, aydınlık bir gelecek kaygısı…
İyi ama bu şehir onca duyguyu birbirine benzeyen binaların ve çoğu çıkmaz sokakların içinde nasıl büyüttü? Nasıl binlerce yıldır unutulmuş bozkırın dışına taşıp ve de yüzünü kendisine dönen tüm insanları da omuzlayıp hem gönüllerde hem de yabanın ortasında büyüdü?
Ankara’nın tarihte birkaç kez ismi kaynaklara nakşolsa da kendi gerçek hikâyesi bir asırlık serüvendir. Ve bu serüven, bozkırını da yutacak büyüklükteki karanlığın ortasında bir avuç insanın düşlerinin eseridir.
Her şey bir gelişle, mücadele ve kavgayla başlar… Seğmenleri, gelişi karşılar. Halkı, mücadeleyi kabul eder ve coğrafyası kavgaya hazırdır. Burada çağdaşlığın, eşitliğin, millet olmanın, halk olmanın, kimlik olmanın umudu doğacaktır. Bu umut; Nâzım’ın destanında anlattığı sofradaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınların umudu… Sabanda el çatlatan ve buğdaydan ötesini bilmeyen köylünün umudu… Gözün beğendiği değil ruhun iyileştiği şiirin, romanın, dansın, müziğin, resmin umudu… Muasır medeniyetler seviyesine çıkabilmenin, bilimin, düşüncenin ve devrimlerin umudu… Dile gelemeyenin, hayal edilemeyenin, olmazların, korkunun ve çaresizliğin umudu… Çocukların, güzel bir geleceğin, onurun ve gururun umududur bu.
Ankara’ya deniz uzaktır. Uzaktır arşa uzanan geniş gövdeli deli yapraklı suyu seven ormanlar. Uzaktır yemyeşil etekleriyle baharın dansa kaldırdığı o güzelim dağlar. Çoğunlukla kahve tonlu renklerin baskınlığında uzaktır güneşe değen suyun, gökyüzüne sardığı kuşaktaki renkler. Ve bunca uzağa rağmen kalbe, sevince, umuda yakın kalmaktır Ankara. Bir şehri çaresizlikten değil, yakınlığından sevebilmektir. Vitrindekileriyle değil, temsil ettikleriyle gururun şehridir. Bu şehir ayağa kalkabilme inadıdır. O inatla olmazları aşabilme inancıdır. Bilinmezlerin öğrenildiği, duyulmayanın işitildiği, başardıklarıyla makus talihimizi paylaştığımız tüm halkların ilhamı olan bu şehir, UMUDUN BAŞKENTİDİR.
Ankara soluk bir havayla sabahı karşılar…
Derindir Ankara. Öyle gösterişli bir şehir olmasa da derindir. Seğmenler’in bir durağında kitap okuyan gençte, Kızılay’dan şehre dağılan yeni demlenmiş çay kokusunda, Karanfil Sokak’ta birikmiş aydın anılarda, geleniyle-gideniyle merhabalaşan Gar’ında, Sakarya’nın farklı şarkılarla bir olan sesinde görebilirsin o derinliği. Bilirsin sabahın soluk havası dağılacaktır. Çünkü Ankara sadece bir şehir değil, güneşin kendisidir. Ve şairin söylediği gibi; Ankara’nın en sevilen tarafı başka bir şehre dönüşü değil, o güneşe ruhunu serebilmektir…
Ankara; gösterişsiz bir inancın parçası olmaktır. Acele etmeyen bir mutluluğun peşinde, inatla yolu aramaktır. Tüm eksikliklere yetebilmek ve başlangıçlara inanmaktır. Her karanlığın sonunda güneşin elbet doğacağını bilirsin. O güneş ki karanlıkların aydınlığa çıktığı bir umudun parçası olarak doğdu. O güneş ki geleceğin tükenmeyen umudunu aydınlatmayı başardı. Üstümüze, tarihimize, dilimize, düşümüze çökmüş karanlığı yırtıp attı. Geriye dönüşün yollarını kapatıp ilerici, aydınlık bir geleceğin pusulası olan sahip olduğumuz en değerli hazinemiz, bizim güneşimiz oldu…
Ankara soluk bir havayla karşılar sabahı…
Bilirsin, az sonra ışığı vuracak yüzüne. Bilirsin bir ulus için ışıyacak. Bilirsin, umutları çoğaltacak, toprağa, suya, denize ve insana dokunacak…
Burası Ankara…
Burası UMUDUN BAŞKENTİ,
Burası CUMHURİYET’İN GÜNEŞİ…
Unutulmuşluğun kıyısında,Kırbaç gibi savrulan rüzgârların kestiğiçaresizliğin sessizliği,Ve tükenişin boşluğunda,Bir sonbahar denizi gibi uzanan bozkırın ortasındaumudun akını başlamakta… Bir şehri sevmek nasıl başlar? Ne yaşanmış olmalı ve neyi yaşamayı ummalı bir şehri sevebilmek için? Ankara soluk bir havayla sabahı karşılar. Sanki küstürdüğü denizi, yanına gökyüzünün mavisini de alıp çekip gitmiştir. Ankara’nın bu soluk sabahı, ağır ağır […]
Devamını Oku
Bir zamanlar tüyleri bembeyaz, gözleri parlak, yere hiç konmadan uçan bir güvercin varmış. Onun uçtuğu yerde ne kavga ne gürültü ne küslük ne anlaşmazlık yaşanırmış. İnsanlar güvercini gördüğünde kucaklaşır, türküler söyleyerek gökyüzünde süzülen güvercini selamlarmış. Güvercin, kâh sarp kayalıklardan kâh ağaçlardan bakar, gözünü insanların üstünden hiç ayırmazmış. Rivayet o ki; güvercinin neşesi ve gücü merhametten […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku