Ulaş Geroğlu
Tüm Yazıları
Ankara’nın Kutusu
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara’nın Kutusu

Bu şehirde sabah, yorgun bir geceyi ardında bırakarak solgun bir ışıkla başlar. Ne tam gündüzdür ne geceye benzer. Bir tereddüt halidir. İnce bir tül serilmiştir sanki gökyüzüne. Henüz  insan selinin sesine karışmamışken, sokakların geceden kalan sohbeti devam ediyordur. Şehir, kaldırımları sırdaş ederek geceyi geride bırakır, eski bir mektubu katlayıp cebine koyar gibi yola devam eder. […]

Bu şehirde sabah, yorgun bir geceyi ardında bırakarak solgun bir ışıkla başlar. Ne tam gündüzdür ne geceye benzer. Bir tereddüt halidir. İnce bir tül serilmiştir sanki gökyüzüne. Henüz  insan selinin sesine karışmamışken, sokakların geceden kalan sohbeti devam ediyordur. Şehir, kaldırımları sırdaş ederek geceyi geride bırakır, eski bir mektubu katlayıp cebine koyar gibi yola devam eder. Sonra bir yerlerde çay kaynar, bir defter açılır, bir cümle sırasını bekler. Burada çoğu şey sessizlikle korunur, fakat bazı sessizlikler de umudu taşır.

Bu erken saatlerde vitrinler bile yarı uykudadır. Camların ardında duran eşyalar, henüz kendilerini sergilemeye hazır değildir. Sokak lambaları görevlerini bırakmaya gönülsüzdür. Güneşle aralarında bitmek tükenmek bilmeyen pazarlık yine başlar. Şehir, her sabah yeniden kuruluyormuş gibi davranır. Bu şehrin sabahı; heyecanlı, yeniliklere kollarını açan, beklediklerine kavuşmayı arzulayan bir söylemdir aslında.  

Bazı şehirler gürültüyle var olur. Renklerini büyük bir cüretle taşır, kalabalıklarını saklamaz, “ne kadar kalabalığız” diye haykırır. Oysa bu şehir tevazuyu sever. Sesler süzülerek dolaşır, insanlar konuşmaktan çok düşünür. Cümleler çoğu zaman yarım kalır, aralarda uzun boşluklar bırakılır. Çünkü boşluklar da çok şey anlatır. Kararlar alınır, kararların bedelleri yine burada tartışılır. Ankara, heybesindeki eskiyi, kendi üslubuyla yeniliklerle karıştırmaya başlamıştır.

Burada söylenen her söz, biraz da söylenmeyenleri taşır. Bir bakışın, bir duraksamanın, yarım bırakılmış bir cümlenin bile anlamı vardır. İnsanlar çoğu zaman seslerinden çok susuşlarından birbirini tanır. Koridorlardan geçerken yalnızca adımlar duyulmaz. Adımlardan önce, eskinin yarım kalmışlığı haykırır. Merdiven boşluklarında tamamlanmamış cümleler, yeniliklere hazır insanlar, gerçekleşmemiş düşler, imkânsızlıklar ve büyük başarılar birlikte asılı durur. Kütüphanelerin raflarında yalnızca kitaplar değil, yeni fikirler ve yenilikçi düşünceler de dizilidir. Bir masada söyleyemediklerimize uzun süre susulur. Başka bir masada söz defalarca yazılıp silinir. Bazı düşünceler filizlenmeden meyve verir, bazıları yıllarca bekledikten sonra ansızın ortaya çıkar. Bu, şehrin kendini yenileme biçimidir.

Bu şehirde beklemek, boş durmak anlamına gelmez. Beklemek, hazırlanmaktır. Öğrenmektir. Dinlemektir. İnsanlar çoğu zaman konuşmadan anlaşır. Aynı durakta duran iki yabancı, aynı defteri karıştıran iki öğrenci, aynı masada sessizce oturan iki dost… Söylenmeyenler, söylenenlerden daha ağırdır. Çünkü burada kelimeler kolay harcanmaz. Her cümle, söylenmeden önce tartılır. Bazen asabını bozar, çoğu zaman şefkatli bir kucak açar. Üzülmüşsen senden çok üzülen yoktur, mutluysan hiçbir anlatıya sığmaz mutluluğun tarifi. Korkmuşsan bir kendin için değil, milyonlarca yüreğin korkusudur taşıdığın. Hayal kuruyorsan kimsenin ulaşamayacağı yerde gezintidedir düşlerin. Bu şehir hiçbir duyguyu parlatmadan bırakmaz yani. Kendine benzetir insanı. İmkânsızı gerçek kılma düşüncesi bu benzerliğin cesaretindendir.

Beklemek, bazen bir ömrün en yoğun çalışmasıdır. Bir fikrin olgunlaşması, bir kararın netleşmesi, bir cesaretin tamamlanması için geçen süre, dışarıdan bakıldığında hareketsiz görünür. Oysa içeride sürekli devinim vardır.

Zaman, burada başka türlü akar. Hızlanmaz, yavaşlamaz; derinleşir. Bir sokağın adı değişir, bir bina yıkılır, bir park yenilenir. Ama bellekte hepsi üst üste binerek yaşamaya devam eder. Dünle bugün, bugünle yarın arasında keskin çizgiler yoktur. Yarı saydam katmanlar vardır. Birinin içinden geçerken ötekine dokunursun.

Bu yüzden anılar da düzenli ve her daim canlıdır. Dağınık değildir. İnsanlar hatıralarını saklar. Eski defterler, sararmış fotoğraflar, kenarı kıvrılmış biletler, yarım kalmış notlar… Hepsi bir gün yeniden bakılmak üzere yerini bekler. Geçmiş, burada geride bırakılmaz. Yanına alınır.

Bazen bir çekmece açıldığında yalnızca eşya değil, zaman da dışarı çıkar. Unutulduğu sanılan bir duygu, eski bir tarihin kenarına ilişmiş küçük bir notla yeniden canlanır.

Sokaklarda  insanlarla birlikte fikirler de dolaşır. Yazılamamış yazılar, sahnelenememiş oyunlar, açılmamış sergiler, henüz çizilememiş resimler, söylenmemiş türküler, çekilmemiş filmlerin bilinmedik kahramanları… Hepsi görünmez bir kalabalık gibi şehrin içinde gezinir. Elbet bir ruh kendilerine değecektir. Bu bilinir. 

Burada üretmek, çoğu zaman devralmaktır. Öncekilerin bıraktığını almak, ona kendi sesini katmak ve kendinden sonrakine teslim etmek. Bir yolculuk hâlidir bu. Bu şehrin aydınlığa kalkan ilk trenine binen yolcuları bırakmıştır ilk emaneti. O gün bugündür ne yolu biter, ne yolcusu. 

Ankara’da her şey biriktirilir. Sözler, tereddütler, hatalar, umutlar. Açıkta bırakılmaz. Kat kat kapanır. Dosyalara, defterlere, arşivlere, belleklere yerleştirilir. Açıldığında yalnızca bilgi değil, geçmiş de dökülür. Bu nedenle ağırdır Ankara’nın Kutusu. Ama dışarı çıkanlar yıkım değil, dirençtir. Umutlu, ilham veren ve inat eden bir sürekliliktir.

Ankara’nın Kutusu açıldığında; bedeli ödenmiş özgürlükler, üretmenin onuru, alkıştan uzak izler belirir. Sokaklarında tanıklıklar, bulunmayı bekleyen hikâyeler, insanı içine çeken anlatılar vardır. Bin bir rengi bekleyen tuvaller, uyum içinde ilerleyen ritimler, başarısızlıklarla yüzleşmeler, haklı gururlar yan yana durur. Dört mevsimin yanına umut adında beşinci bir mevsim eklenir.

Bu şehir zamanı büyük bir ustalıkla katman katman serer. Eski mekânların sessizliği başka bir yerde kalabalığa dönüşür. Hiçbir şey bütünüyle bitmez. Biçim değiştirerek yaşamaya devam eder.

Yeni, bu kente hemen gelmez. Sızarak gelir. Önce küçük bir çatlak oluşur. Sonra ışık, sonra ses, sonra hareket. Kimse başlangıç anını hatırlamaz. Ama bir noktada herkes yerin hafifçe oynadığını fark eder. Değişim böyle içselleşir. Bir kabulleniş değil, katılma halidir.

Her dönemin kendi üretim biçimi vardır. Sahaflar, küçük sahneler, bağımsız dergiler, atölyeler… Her biri Ankara’nın Kutusundan çıkan başka bir parçadır. Bazıları kısa ömürlü olur. Bazıları kök salar. Bazıları yalnızca iz bırakır. Ama hiçbir çaba kaybolmaz.

Başarısızlık burada saklanır. Kapanan mekânlar, yarım kalan projeler, tutmayan girişimler belleğe not edilir. Çünkü burada başarısızlık utanç değildir. Denemedir. Her deneme, bir sonrakine ilham olur.

Ankara’nın Kutusu yorgunlukları da taşır. Tekrarlanan tartışmaları, ertelenen umutları, beklentileri, kırık düşleri… Bazen kendi sesini bastırır, kendi gençliğini yorar. Ama ayağa kalkmayı da burada öğrenir insan. Kimsenin karanlıkta kalmasına razı olunmaz. Aydınlık çağırıyordur seni. 

Derinlerde sessiz bir direnç, isimsiz bir merak, gösterişsiz bir üretme arzusu saklıdır. Kuşaktan kuşağa aktarılır. Yenilenmek çoğu zaman görünmezdir ama hissedilir. Bir gün yeni bir ses duyarsın, beklemediğin bir kitapla karşılaşırsın, tanımadığın bir yüzle göz göze gelirsin. İçeride bir şey yer değiştirmiştir.

Mucize vaat edilmez. Büyük sözler verilmez. “Yeni” çoğu zaman sessizce yerini alır. Bekler. Sonra küçük ama etkili bir hareketle kendini gösterir. Ankara’nın Kutusundan çıkan hiçbir şey gösterişli değildir. Ama kalıcıdır.

Gece yarısına doğru sokaklar boşaldığında, rüzgâr durduğunda, ışıklar azaldığında, her şey sustuğunda, geriye yalnızca bekleyiş kalır. Bu bekleyiş, yeni bir güne hazırlıktır. Yeni cümlelerin, yeni cesaretlerin, yeni başlangıçların sessiz provasını yapar.

Ankara’nın Kutusu açıldığında; bir yerlerde mutlaka bir masa yeniden kurulur, bir söz yeniden söylenir. Kapalı kalmış duygular aralanır. Önce yaralar dökülür, sonra korkular, sonra tereddütler. Kutunun en dibinde saklı olan şey, ısrar ve yeniden başlama cesaretidir. 

Pandora’nın Kutusu açıldığından beri ihtiyacımız olan aydınlık Ankara’nın kutusundadır. O aydınlık ki dönüşlerle değil, gelişlerle bir güneş gibi parlayacaktır…

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara’nın Kutusu

Bu şehirde sabah, yorgun bir geceyi ardında bırakarak solgun bir ışıkla başlar. Ne tam gündüzdür ne geceye benzer. Bir tereddüt halidir. İnce bir tül serilmiştir sanki gökyüzüne. Henüz  insan selinin sesine karışmamışken, sokakların geceden kalan sohbeti devam ediyordur. Şehir, kaldırımları sırdaş ederek geceyi geride bırakır, eski bir mektubu katlayıp cebine koyar gibi yola devam eder. […]

Devamını Oku
Güneşin Kendisidir Ankara

Unutulmuşluğun kıyısında,Kırbaç gibi savrulan rüzgârların kestiğiçaresizliğin sessizliği,Ve tükenişin boşluğunda,Bir sonbahar denizi gibi uzanan bozkırın ortasındaumudun akını başlamakta…  Bir şehri sevmek nasıl başlar? Ne yaşanmış olmalı ve neyi yaşamayı ummalı bir şehri sevebilmek için?  Ankara soluk bir havayla sabahı karşılar. Sanki küstürdüğü denizi, yanına  gökyüzünün mavisini de alıp çekip gitmiştir. Ankara’nın bu soluk sabahı, ağır ağır […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Evvelimiz Ahirimiz Direniş

Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor.  Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]

Devamını Oku
Yeni Şehir’de Hep Yeniden

Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]

Devamını Oku