Cumhuriyet kurulduğu zaman yüz yıllardır birbirine değmeden akan iki yeraltı nehri gibi bir kültür dualizmiyle karşı karşıyaydı. Bir yanda kökenini Azeri, Fars, Arap geleneklerinden alan saray ve İstanbul yüksek kültürü ve bunun alt tabakalara derece derece inmiş hali, öte yanda Anadolu halklarının kendi içinde sözlü olarak yaşattığı zengin şiir, müzik ve hikâye kültürü. O ana […]
Cumhuriyet kurulduğu zaman yüz yıllardır birbirine değmeden akan iki yeraltı nehri gibi bir kültür dualizmiyle karşı karşıyaydı. Bir yanda kökenini Azeri, Fars, Arap geleneklerinden alan saray ve İstanbul yüksek kültürü ve bunun alt tabakalara derece derece inmiş hali, öte yanda Anadolu halklarının kendi içinde sözlü olarak yaşattığı zengin şiir, müzik ve hikâye kültürü. O ana kadar kendi edebiyat, lisan, mimari, müzik, mutfak gibi alanlarda tutarlılıklarını sürdüren bu iki ayrı kültürü tek bir ulusun kültürü haline getirmek için birleştirmek ve bunu, son iki yüzyıldır kendimizi uyarlamaya çalıştığımız Avrupa kültürü ile meczetmek akıl almayacak kadar zor bir görevdi.
***
Saray ve hanedan, asker-çiftçi deposu olarak gördüğü Anadolu’yu ve onun müziğini tanımıyordu.
Milli çalgımız dediğimiz “bağlama” Osmanlı sarayına hiç girmemiştir. Bağlama Nefi’nin “Allah bu halka çeşme-i irfanı haram kılmıştır” dediği ‘cahil Türk’e yani köylüye özgü iptidai bir sazdı. Saz şairleri de bilinmezdi sarayda.
2000 yılında Harvard Üniversitesi’nde verdiğim konferans sırasında Amerikalı bir Şarkiyatçı hoca, 17. yüzyılda sarayda, iki saz şairine küçük bir para ödenmiş olduğunun belgesini bulduğunu söyledi ama o da bunun bir istisna olduğunu kabul ediyor, genel anlamda bana hak veriyordu.
Şarkî ve Türkî
İngilizcede “song”, Almancada “lied”, Fransızcada “chansonne”, İtalyancada “Canzone”, Yunancada “Tragudi” diye tek kelimeyle ifade edilen sözlü müzik formu için bizde şarkı ve türkü olarak iki karşılık bulunması, kültür ikilemimizi anlatan en çarpıcı örnektir bence.
Çünkü birisi şarktan, daha çok Fars’tan, Azeri’den, biraz da Arap’tan gelen Şarkî, öteki ise Anadolu Türkmen’ine ait olduğu için Turkî (Makam olarak Kurdî de var elbette).
Osmanlı saray kültürü ile halk kültürü, asırlar boyunca birbirine değmeyen iki nehir gibi kendi yatağında akıp durmuş. Aralarında bir etkileşim yok ama ikisi de birer kültür kategorisi olarak kendi içinde tutarlı.
Osmanlı’nın kubbeli mimarisi incelikli makamlarına, o müzik divan şiirine, saray mutfağına, giyim kuşamına, lisanına uygun. Kendi içinde önemli ve tutarlı bir medeniyet üslubu.
Buna karşılık Anadolu köyünde de bağlamayla, saz aşıklarıyla, kerpiç evlerle, tarhanayla, kovanla, balla, çeşmeyle, pastoral hayatla bütünleşen, tutarlı bir kültür kategorisi mevcut.
Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları adlı önemli kitabının ilk sayfasında “Biz çocukluğumuzda kendimize Türk demezdik” diyor. İstanbullular için, Üsküdar’dan ötesinin veremden, sıtmadan, trahomdan kırılan uzak bir diyar olduğunu anlatıyor.
Yakup Kadri’nin Yaban’da tasvir ettiği gibi, kalbi ve beyni İstanbul’da Rumeli’de olan seçkinler için gerçekten yaban bir toprak Anadolu, yaban bir halk.
YENİ HALK KÜLTÜRÜ
Saray kültürü ve hanedan çözüldüğü için Cumhuriyet’ten sonra bu ikili yapının sürdürülmesi zorlaştı. Osmanlı sanatının en zengin unsurlarını oluşturan gayri Müslim tebaanın da dışlanması sonucu, sanat ve yaşam üslubu birden yalnızlaştı.
Kendisine bir köken arayan yeni milli devlet, halk şiirini, deyim yerindeyse halk yaşamını keşfetti ve yüceltti. Artık kubbeler, yerini modern mimariye bırakacak, makam müziği Anadolu temalarına, aruz vezni önce heceye sonra serbest formlara evrilecekti. Devlet Âşık Emrah’ı, Karacaoğlan’ı, Âşık Ömer’i, din dışı müziği ve “Gezsen Anadolu” şiirindeki gibi yüceltilen “köy”ü keşfetti. Bu keşfin en çarpıcı göstergesi müzik alanında yaşandı. Batı müziği tekniği ile Çeşme Başı Balesi, Yunus Emre Oratoryosu gibi eserler verildi, bazı halk türküleri opera sanatçıları tarafından seslendirildi.
Bu bir geçiş dönemiydi. Anadolu kültürüne eğilen sanatçılar Anadolulu ve köylü değildi, İstanbul ailelerinin geleneksel kültürüne, kromozomlarına işlemiş makam mirasına ve gönderildikleri Batı ülkelerinde öğrendikleri polifonik müzik eğitimine sahiplerdi. Buna rağmen zamanın ruhu onları Köroğlu, Yunus, Karacaoğlan gibi Anadolu kültür mirasına doğru götürüyordu. Böylece Batı müziği ve Anadolu geleneği gibi iki “yabancı” öge arasında kalmış olmalarına rağmen, büyük yetenekleri sayesinde çok önemli eserler verdiler. Ne var ki bu değerli çaba, popüler kültürdeki Şarkî-Türkî ayrımını gidermeye yetmedi.
Kültürün diğer ürünleri gibi elbette edebiyatta da bu zorluk aşılmaya çalışılıyordu. Ağdalı bir dile ve aruz veznine dayanan Divan Şiiri’nin sürdürülemez oluşu Cumhuriyet şairlerini, çağa uygun yepyeni formlar yaratmaya zorluyordu. Ve elbette Fransa’nın başını çektiği Avrupa edebiyatından yararlanılacak hatta bazı dizeler olduğu gibi aktarılacaktı. Taaşşuk-u Talat ve Fitnat’tan beri roman da Avrupa ağacının meyvelerini andıracaktı.
Roman alanındaki köklü değişim Anadolu dilini ve geleneklerini bilen, o kökten gelen romancıların anlatısıyla büyük bir ivme kazandı. Ama bu kez de kent romanı-köy romanı gibi yapay ayrımlar tartışılmaya başlandı.
VE GÖÇ DENİLEN YENİDEN YAPILANMA
Bu arada köyler kentlere akıyor, kültürler karışıyor, değişik gelenek kalıpları çatırdıyor, kentler ve köyler birbirine girip büyük kasabalar oluşturuyorlardı. Kentlileşmeye çalışan milyonları kent ve köy romanı kalıplarına sıkıştırmaya imkân yoktu.
1950’de yüzde 15’i kırsalda, sadece yüzde 6’sı kentlerde yaşayan 21 milyonluk nüfus, her türlü zahirenin içine atılıp karıştırıldığı bir çuvaldan çıkarak (ve tabii dört misline katlanarak) kentlere ve kıyılara göçüyordu.
Saray kültürü; dili, müziği, mimarisi, mutfağı ve bütün gelenekleriyle müzeye kaldırılmış ama yeni ulusu bütünüyle kapsayacak tutarlı bir medeniyet dairesi, yüksek kültür üslubu yeşerememişti. Şarkî benimsenmiyor, Türkî yetmiyordu. Şehre gelen köylü, köye ait bütün geleneklerden nefret eder hale gelmişti. Yeni bir yaşam tarzı istiyordu.
Bu noktada devreye halkın önce dolmuş müziği, sonra minibüs müziği, daha sonra da arabesk dediği bir köy/kent sentezi çıktı. El yordamıyla varılan bir sentezdi bu. Yüksek kültür ürünleriyle de gelenekle de ilgisi yoktu. Köy bağlaması çalanlar çalgılarına elektrikli aletler bağlatıp elektro-saz denilen türedi bir enstrüman icat ettiler. Ve garip bir biçimde kendi geleneklerimiz yerine Mısır’da bir müzik çığırı başlatmış olan Muhammed Abdülvahap’ın şarkılarına Türkçe söz yazarak çalıp söyler oldular. Şarkî formu iyice Şarklı olmuştu artık.
Oysa bu ritim Osmanlı yüzyılları boyunca ne sarayda ne halkta tek bir kez bile kullanılmış değildi. Yeniydi, ithaldi. Aynı şekilde göbek dansı da ithal edilmişti. Müsahipzade Celal, Arap’a ait böyle bir dans çıktığını, bizim ne köyümüzde ne şehrimizde böyle bir şeye rastlanmamış olduğunu yazar. Osmanlı kültürünün Araplara ne kadar uzak olduğunu anlatan pek çok göstergeden biri de budur. Saray ve halk Müslümandı ama peygambere saygı sonucu “kavm-i necip” diye nitelemesine rağmen kendisini Arap kültüründen ayrı tutmaya özen gösteriyordu. Halk, sahih olmayan bir hadis uydurarak Peygamber’in “Arap bendendir ama ben Arap’tan değilim” dediğine inanıyordu. Emin olun; günümüz Türkiye’si Arap kültürüne, Osmanlı’dan çok daha açık.
Yerli ve milli olduğu sanılan bu yeni kültür sadece müzikte kalmadı elbette; kendi mimarisini, yeme içme kültürünü, eğlence anlayışını, giyimini, modalarını yarattı: En az yarım yüzyılımıza egemen olan; üzerinde demir filizleri bırakılmış kaçak yapılar, balıklı Adana kebap, acılı balık kavurma, Medine usulü gelin başı, araba süsü olarak kullanılan örgü karpuz dilimi, Kapalıçarşı barok mobilya ve nihayet bunların uzantısı olan siyaset anlayışı hayatımıza girdi. Yerli ve geleneksel olduğunu iddia ettiği halde ikisiyle de ilgisi olmayan yepyeni bir modernleşme teklifiydi bu. Hiçbir şekilde “muhafazakâr” denemeyecek bir yeni oluşumdu.
VE GELECEK
Bir ülkede çağdaş ve yüksek kültür yaratılarının yeşerebilmesi, Latin Amerika örneğinde görüldüğü gibi, sanatçıların kendi kültür kökleri temeli üzerine kurduğu evrensel yapıtlarla mümkün olabilir. Halktan kopuk bir şey yapılamaz ama halkı taklit etmek de Cemal Süreya’nın haklı olarak belirttiği gibi folklorla sanat yapılamayacağı gerçeğine götürür.
Nâzım Hikmet, Abidin Dino, Yaşar Kemal, Melih Cevdet, Orhan Veli, Erol Akyavaş, Avni Arbaş ve sayamayacağım kadar çok sanatçı bu gerçeği kavrayarak eserler verdi. Yazdıkları, çizdikleri kesinlikle folklor değildi ama çok derinlerdeki bir maden cevheri çıkarır gibi, kalıplardan arınmış bir öze ulaşma çabasıyla yaratılmıştı.
Düşünü kurduğum çağdaş bir Cumhuriyet kültürü de ancak bu yoldan giderek kurulabilir. Kültürü yaratanlar sanatçılardır, bürokratlar ve siyasetçiler değil…
Entelektüel yaratılar halktan aldığını bambaşka bir düzeyde yeniden yaratıp, dünyayla bütünleştirip yeniden halka ve dünyaya sunarak yüceltir ülkesini. Halkı ya da yabancı kültürleri taklit ederek değil.
İnsanlığın ortak kültür nehrine, ancak kendi bölgenizin özelliklerini taşıyan bir akarsu olarak katılabilirsiniz.
Niye yeni yılı kutluyoruz? Çünkü ihtiyacımız var. Geçip giden zamana kilometre taşları koymak için, yapay bölünmeler uydurmuşuz. Saniyeden yüzyıla giden zaman ölçüleri için rahat ediyor, ömrümüzün sınırlarını kavrıyoruz. Yoksa 31 Aralık tarihinin hiçbir önemi yok. Neden 31 rakamı, neden “aralık” diye bir kavram? 2025 sayısını Hazreti İsa’nın doğumundan itibaren geçen süre diye algılamış Batılılar. Biz […]
Devamını Oku
Güney kıyılarımızdaki dağları, taşları yazlık evlerle doldurduğumuza bakıp da oldum olası deniz kültürüne yakın olduğumuzu sanmayın. Bin yıldır bir yarımadada yaşayan, sekiz bin kilometre deniz kıyısı olan Türkiye’de yakın zamana kadar “yüzmek” kelimesi bile kullanılmazdı. Türk köylüsü için bu eylem hâlâ “çimmek”tir. Köylümüz bir akarsuya girer, biraz çimer, sonra kıyıya çıkarak donunun paçalarındaki suyu sıkar, […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku