Bir çocuğun eline bir kâğıt verildiğinde çocuk, kâğıdı katlar. Bir kanat çıkarır içinden, sonra bir baş, ince bir boyun, uçmaya hazır küçük bir gövde… Çocukluk budur. Dünyanın bize verdiği düz bir yüzeyden kuş yapabilme yeteneğidir. Sadako, hastane odasında kâğıtları katladı. Bir turna kuşu yapmalıydı. Hiroşima’ya bırakılan ölüm, yıllar sonra gelip küçücük bedenine yerleşmişti. Çok eski […]
Bir çocuğun eline bir kâğıt verildiğinde çocuk, kâğıdı katlar. Bir kanat çıkarır içinden, sonra bir baş, ince bir boyun, uçmaya hazır küçük bir gövde…
Çocukluk budur. Dünyanın bize verdiği düz bir yüzeyden kuş yapabilme yeteneğidir.
Sadako, hastane odasında kâğıtları katladı. Bir turna kuşu yapmalıydı. Hiroşima’ya bırakılan ölüm, yıllar sonra gelip küçücük bedenine yerleşmişti. Çok eski bir inanışa sarıldı. Bin turna kuşu katlarsa bir dilek hakkı olacak ve sağlığına kavuşacaktı. Bir çocuğun kalbinde tertemiz büyüyen bir umuttu turnalar. Bu umutla kâğıtları katlamaya başlamıştı Sadako. Her kat, yaşama doğru atılmış küçük bir adımdı. Hastane odasında birer birer turnalar uçmaya başladı. Eline geçen her kâğıdı katlıyordu. Boşalan bir ilaç kutusunu da kanatlandırmıştı, bir iğne yardımıyla pirinç tanesi büyüklüğündeki turnaları da gökyüzünün merhametine bırakmıştı. Peki Sadako bin turnayı katlamayı başardı mı?
Yaygın inanışa göre Sadako’nun 644 turna katladığı düşünülse de gerçek bu değildir. Sadako 1300’den fazla turnayı katlamayı başardı. Hastanedeki diğer çocuklar ve ailesinin hastane masrafları altında ezilmemesi dileğiyle devam etti. Kendi dileği gerçekleşmemişti ama Sadako, diğer çocuklar için umudunu yitirmedi. İnanmaya devam etti. Belki yaşamak için birlikte mücadele verdiği bir arkadaşını kurtarabileceğine inanıyordu. Sadako’nun bıraktığı yerden başka çocuklar kâğıtları ellerine aldı. Turnalar sınıflarda, evlerde, meydanlarda çoğaldı. Bir çocuğun yaşamak için başladığı iş, insanlığın barış dileğine böyle dönüştü. Bugün Hiroşima’daki Çocukların Barış Anıtı’na dünyanın dört bir yanından milyonlarca turna ulaşıyor. Sadako’nun dileği de böylelikle insanlığın ortak hafızasına dönüşüyor.
Yıllar sonra, başka bir coğrafyada, gökyüzünden bu kez napalm yağdı. Bir fotoğraf karesinin içinden dünyaya doğru koşan Vietnamlı bir kız vardı: Kim Phuc. Çıplaklığı savaşın utancıydı. Yanan onun bedeniydi ama o fotoğrafta insanlığın vicdanı da yanıyordu. Kim Phuc hayatta kaldı. Yıllar boyunca taşıdığı yaraları yalnız kendi acısının kabuğuna kapatmadı; barış için konuştu. Zülfü Livaneli’nin sanat yaşamının ellinci yılı için düzenlenen buluşmaya geldiğinde artık savaşın içinden kaçan küçük kız değil, savaşa rağmen geleceğe yürüyen bir kadındı.
Sadako ile Kim birbirlerini hiç tanımadı. Biri Japonya’da kâğıdı katladı, diğeri Vietnam’da ateşin içinden koştu. Savaşın çocukları farklı dillerde, farklı kültürlerde, farklı inanışlarda ve coğrafyalarda aynı dili konuşuyorlardı.
Savaşlar haritalarla anlatılır: Oklar çizilir, sınırlar değişir, sayılarla ifade edilir. Oysa bir çocuk için savaş, yarın okulun açılmamasıdır. Oyuncağını kaybetmesi, annesini bir daha duyamaması, babasını bir daha görememesi ve gökyüzüne korkuyla bakmasıdır. Çocuklar savaşın nedenini bilmezler fakat sonucunu bedenlerinde, uykularında, sessizliklerinde taşırlar.
Barış da çocukların dilinde başka türlüdür. Onlar için barış, sabah korkmadan uyanmaktır. Bir ağacın altında oyuna devam edebilmek, defterine bomba resmi değil güneş çizebilmek, başka bir dil konuşan çocuğu düşman olarak öğrenmemektir. Bu yüzden Barış Günü, yetişkinlerin birbirine güzel sözler söylediği törensel bir gün olarak kalamaz. Barış, yalnızca silahların sustuğu an değildir. Açlığın, sürgünün, ayrımcılığın ve korkunun da susmasıdır. Bir çocuk yatağa aç giriyorsa, denizi oyuncak bir gemiyle değil göçmen teknesiyle tanıyor, kimliği yüzünden okul yolunda korkuyorsa, savaş başka bir adla hâlâ sürüyor demektir.
Çocukların umudundan söz etmek kolaydır. Çünkü umut, yetişkinlerin çocuklara yüklemeyi sevdiği parlak bir kelimedir. Asıl mesele, onların umut edebilmesi için nasıl bir dünya kurduğumuzdur.
Sadako’nun turnaları bize bunu hatırlatır. Kâğıt kırılgandır. Suyla dağılır, ateşle yanar; fakat bir çocuğun eli, düşü, umudu ve sevgisi ona kanat verebilir.
Dünya da böyledir.
Onu çocukların üzerine kapanan ağır bir gökyüzüne çevirmek de bizim elimizde, uçabilecekleri kadar geniş bir sabaha dönüştürmek de… Bugün bir kâğıdı elimize alalım. Üzerine savaşların tarihini değil, çocuklara olan borcumuzu yazalım. Sonra onu katlayalım. Her katta bir silahtan, bir nefretten, öğretilmiş bir düşmanlıktan vazgeçelim.
Turna tamamlandığında onu gökyüzüne bırakamayacağımızı biliyoruz. Kâğıt kuşlar kendi başlarına uçmaz. Ama çocuklar uçabilir. Yeter ki kanatlarını biz kırmayalım. Barış, çocuklara vereceğimiz güzel bir gelecek vaadi değildir. Onlardan çaldığımız yarını geri verme borcudur.
Ve dünya, ancak hiçbir çocuk gökyüzüne korkuyla bakmadığında kendi turnasını katlamayı bırakacaktır…
Bir çocuğun eline bir kâğıt verildiğinde çocuk, kâğıdı katlar. Bir kanat çıkarır içinden, sonra bir baş, ince bir boyun, uçmaya hazır küçük bir gövde… Çocukluk budur. Dünyanın bize verdiği düz bir yüzeyden kuş yapabilme yeteneğidir. Sadako, hastane odasında kâğıtları katladı. Bir turna kuşu yapmalıydı. Hiroşima’ya bırakılan ölüm, yıllar sonra gelip küçücük bedenine yerleşmişti. Çok eski […]
Devamını Oku
Son günlerde bir şarkı dilime pelesenk oldu. “Bir insan ömrünü neye vermeli?” diye soruyor şarkı. Aslında bakarsanız bugün başlasak belki bir ömür yetmeyecek cevaplamaya. Belki de bir cümleye sığar şarkının aradığı… Tabii ben de işe koyuldum. Peşine düştüm cevapların. Kendimce bir liste de çıkardım. Bugünlerde zor rastladığımız bazı şeyler de o listede yerini aldı. Anlayacağınız […]
Devamını Oku
Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]
Devamını Oku
Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık. Ancak […]
Devamını Oku