Güney kıyılarımızdaki dağları, taşları yazlık evlerle doldurduğumuza bakıp da oldum olası deniz kültürüne yakın olduğumuzu sanmayın. Bin yıldır bir yarımadada yaşayan, sekiz bin kilometre deniz kıyısı olan Türkiye’de yakın zamana kadar “yüzmek” kelimesi bile kullanılmazdı. Türk köylüsü için bu eylem hâlâ “çimmek”tir. Köylümüz bir akarsuya girer, biraz çimer, sonra kıyıya çıkarak donunun paçalarındaki suyu sıkar, […]
Güney kıyılarımızdaki dağları, taşları yazlık evlerle doldurduğumuza bakıp da oldum olası deniz kültürüne yakın olduğumuzu sanmayın. Bin yıldır bir yarımadada yaşayan, sekiz bin kilometre deniz kıyısı olan Türkiye’de yakın zamana kadar “yüzmek” kelimesi bile kullanılmazdı. Türk köylüsü için bu eylem hâlâ “çimmek”tir. Köylümüz bir akarsuya girer, biraz çimer, sonra kıyıya çıkarak donunun paçalarındaki suyu sıkar, böylece serinleme işlevini yerine getirmiş olur. Onun dilinde “yüzmek”, bir hayvanın derisini yüzmek anlamına gelir. “Yüzdün yüzdün kuyruğuna geldin” deyimindeki gibi…
Deniz kıyılarında ise yeni yetme esmer, ince oğlanların en sevdiği eğlence, yüksek bir yarın tepesinden denize atlamak ve havada, altına kıvırdığı ayaklarıyla “cup” diye suya dalmaktır. Yüze çıkar çıkmaz da kirpiklerinden sular damlayan çipil gözlerine ve akan burnuna bile aldırmadan yine tepeye koşar; bir kez daha atlar, sonra bir kez daha, bir kez daha… Sevdiği şey yüzmek değil atlamaktır.
Bu yüzden mesela Karakucak güreşiyle ilgili zengin bir terminolojiye sahip olan dilimize, yüzme şekilleri yabancı dillerden çevrilerek girmiştir. İstanbul da bu konuda parlak bir örnek oluşturmaz. Eskiden bazı yalıların alt katlarında, yarısına kadar deniz suyuyla dolu odalarda hanımlar mahremiyete leke sürmeden, kem gözlerden uzakta “deniz hamamı” yaparlarmış. Bu “deniz hamamı” sözü epey bir süre kullanılmış. İstanbul’da çeşitli “deniz hamamları” açılmış.
Sonra biraz daha modernleşerek “deniz banyosu”na dönüşmüş. Fransız dili ve medeniyet etkisinde geçirdiğimiz yıllarda ise doğrudan doğruya “plaj” denilmiş. Bizim çocukluğumuzda “plaj” kelimesi yaygınlaşmıştı ve hepimiz böyle kullanırdık.
Ama babamın Muğla Savcılığı yaptığı dönemlerde gittiğimiz ve benim yüzme öğrendiğim Marmaris, Fethiye gibi kasabalarda, doğal kıyılar dışında “plaj” diye bir şey bilinmezdi. Zaten o yıllarda yazın kimse deniz kıyısına da gitmezdi. Memur aileleri ya hiçbir yere kıpırdamaz ya da yaz mevsimi “memleketteki” nenelerin, dedelerin bağlık bahçelik evlerinde geçirilirdi.
Son yıllarda kültürümüz ani bir sarsıntıyla Fransa’dan Amerika’ya, yani İngilizce’ye döndüğü için artık “plaj” kelimesi de kullanılmaz oldu. Gençler buralara “beach” diyor. Sahillerimizi “beach club”lar kapladı.
Güney kasabalarımızdan geçerken, dağların tepelerine Kızılderili kabilesi gibi sıralanmış ev siluetleri görüyorsunuz. Beach club’lar ise gece gündüz güm güm de güm güm! Bu da bir alışma süreci elbette.
Ben artık olayları kızarak değil de anlamaya çalışarak izlediğim için, kendimi o gürültülü ve kalabalık mekanlarda eğlenenlerin yerine koymaya, ne zevk aldıklarını hissetmeye çalışıyorum. Ama itiraf etmeliyim ki pek başarılı olamıyorum. Bana buralar işkence gibi geliyor. Dalgaların sesini duyamadığım yerde rahatsız oluyorum.
Yani iyiden iyiye “demode” olmuş durumdayım. Gençler anlasın diye şuna “old fashion” diyeyim de olsun bitsin.
Niye yeni yılı kutluyoruz? Çünkü ihtiyacımız var. Geçip giden zamana kilometre taşları koymak için, yapay bölünmeler uydurmuşuz. Saniyeden yüzyıla giden zaman ölçüleri için rahat ediyor, ömrümüzün sınırlarını kavrıyoruz. Yoksa 31 Aralık tarihinin hiçbir önemi yok. Neden 31 rakamı, neden “aralık” diye bir kavram? 2025 sayısını Hazreti İsa’nın doğumundan itibaren geçen süre diye algılamış Batılılar. Biz […]
Devamını Oku
Güney kıyılarımızdaki dağları, taşları yazlık evlerle doldurduğumuza bakıp da oldum olası deniz kültürüne yakın olduğumuzu sanmayın. Bin yıldır bir yarımadada yaşayan, sekiz bin kilometre deniz kıyısı olan Türkiye’de yakın zamana kadar “yüzmek” kelimesi bile kullanılmazdı. Türk köylüsü için bu eylem hâlâ “çimmek”tir. Köylümüz bir akarsuya girer, biraz çimer, sonra kıyıya çıkarak donunun paçalarındaki suyu sıkar, […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku