Sesini Çukurova’da bulmuş. Orada tanımış renkleri. O gizemli ovanın koynunda büyümüş. Yüreği Kilikya kadar geniş. İç denizi dalgalı. Yörük bir Akdenizliydi ressam Duran Karaca. Onun resimlerinde, Akdeniz’de durmuştur zaman. O, sanat saatinin zembereğini Çukurova’da kurmuştur. Çocukluğudur, yüküdür Çukurova; nereye giderse gitsin, taşımıştır düşlerinde, belleğinde, resimlerinde… Yörük kilimlerindeki renkli yün ipliklerin, çözgülerden geçerek oluşturduğu örgelerin dokusal […]
Sesini Çukurova’da bulmuş. Orada tanımış renkleri. O gizemli ovanın koynunda büyümüş. Yüreği Kilikya kadar geniş. İç denizi dalgalı. Yörük bir Akdenizliydi ressam Duran Karaca. Onun resimlerinde, Akdeniz’de durmuştur zaman. O, sanat saatinin zembereğini Çukurova’da kurmuştur. Çocukluğudur, yüküdür Çukurova; nereye giderse gitsin, taşımıştır düşlerinde, belleğinde, resimlerinde…
Yörük kilimlerindeki renkli yün ipliklerin, çözgülerden geçerek oluşturduğu örgelerin dokusal varsıllığının yarattığı şiirsellik, derin izler oluşturmuştur bilinçaltında. Daha yıldızların ışıltısı sönmeden türkü söyleyerek uyanan doğanın, yaz kış güneşle yıkanan şiir yüklü görüntüleri, ilk esin kaynağı olmuş.
Doğduğu yöreyi gözlemleyerek o yörenin doğasını, insanlarını, üretim ilişkilerini, şiirlerini bulmuş önce. Kolay betimlemelere, göstermelik motif öykünmelerine yönelmeden; içten, kendine özgü çözümlemelerle sunmuş yapıtlarını. Duruk, ruhsuz bir peyzaj resmine de folklorik gösterimlere uzanan anlayışlara da uzak durmuş.
Yalnızca yaşadığı yöreyi değil, Anadolu’daki halk sanatını, saraylı minyatür ustalarının resimlerindeki canlı ve dinamik olan unsurları da iyi kavramıştır. Resim dilini oluştururken değişik evrelerde yararlanmış bunlardan. Yalnızca ulusal değerleri değil, evrensel değerleri de yakından tanımaya çalışmış. 1967’de yurtdışına çıkmış ve Avrupa’da bir süre kalarak, Batı’nın büyük ustalarını yakından tanıma olanağı bulmuş. Uzakdoğu sanatına da hayrandı Karaca. Ona göre “özgün, kendi gerçeğinin anlatım biçimini bulmuş bir sanattır” Uzakdoğu sanatı.
Doğanın sonsuz çeşitliliğini, gizemini renklerin diliyle pratik bir anlatımla senfonileştirirdi. Umut yüklüydü, erinç yüklüydü resimleri. “Bitmez tükenmez bir araştırma içinde değilim. Aradığımı buldum.” diyen Picasso’nun söylemine yakın bir tutum içinde, kendi resimsel diliyle, kendi biçemiyle gerçekleştirirdi yapıtlarını. Aradığını bulmanın güveniyle, gelip geçici özentilerin tuzağına düşmeden örerdi deltasını. Her yapıtı birbirini izleyen dalgalar gibidir, kendi okyanusunda devinir.
Renk ustasıydı Karaca. Onun resmini biçimlendiren en temel unsurdu renkçilik. Canlı renklerle, binbir çeşitliliği içinde, yeni görme biçimleriyle yeniden yorumladı Çukurova’yı. Renkçi bir anlayışla evrensel bir mekâna dönüştürdü. Çok iyi bilirdi renklerin tınısını. Kendi biçeminin diliyle, renklerin tonalitesini şiirselleştirerek; ışığı, gölgeyi, biçimleri büyülü bir gerçeklikle sunardı. Onun resimlerindeki renk varsıllığıyla oluşan aura; Van Gogh’un, Gauguin’in renkçi tadını çağrıştırırdı…
Sevgi ve iyilik dolu sakin, sessiz bir resim evreni oluştururdu. Renkler grameriydi. İzleyicisiyle iletişim kurmanın ve onu resminin derinliklerine çekmenin, sözcüklerin ifade edemediği duyguları anlatmanın grameriydi renkler. Duygularını anlatmanın en temel aracıydı. Belirli renkleri yan yana titreştirerek, renk tonlarının yoğunluğunu farklılaştırarak; duygu yüklü, etkileyici varsıllıklar oluştururdu. Yarattığı renk alanlarıyla rengin gücüne odaklanarak yeni görme biçimleri sunardı. Renk dağarcığımızı genişletirdi. Çukurova’daki renk döngülerini, renklerin sesini dinletirdi gözlerimize ve onun resmini dinlerken, bir kez daha inanırdık şair Paul Claudel’e “göz dinler”.
Düşlerini, sezgilerini, renklerin birbirleriyle ilişkilerini, değerlerini kendi duygularıyla tanımladığı bir alan yoğunluğu içinde görüntülere dönüştürürdü. Birbirine yakın renklerle sakinliği, sessizliği; karşıt renklerle yoğunluğu etkinleştirirdi tuvallerinde. Onun resimlerindeki renk dengesi, renk kontrastları, ışık ve gölge tonları içgüdüsel, sezgisel bir kurguyla gerçekleşirdi. Bilinçaltındaki en temel özne çocukluğunun Çukurova’sıydı: İnsanları, otları, çiçekleri, kuşlarıyla en unutulmaz mekânıydı. Can dostu şair Hasan Hüseyin Korkmazgil çok severdi onun resimlerini ve en çok da onun resimlerindeki Turaç kuşunu. Duran Karaca için yazmıştı Turaç şiirini:
“Bakma turaç, bakma bana el gibi
Sen bu Çukurova’nın öz kuşu değil misin
Ben bu Çukurova’nın öz oğlu değil miyim
Bakma turaç, bakma bana el gibi.
Sivas’lardan inmedim mi kar sularıyla
Ekmek deyip sarmadım mı göçümü turaç
Bir tencere can aşını bölüşmedim mi
Bakma turaç, bakma bana el gibi.
Tunceli’den, Kırşehir’den, Van’dan, Bitlis’ten.
Sürekavı yemişçene gelen kim olan
Açılmışsa Çukurova yediveren gül gibi
Bakma turaç, bakma bana el gibi.
Bu şeleği ben vurmadım bu gelinlere
Bu kızları ben yakmadım böyle ateşe
Sevdaları kara gece, kirpikleri güneşli
Bakma turaç, bakma bana el gibi.
Dağlara, dağlara, dağlara doğru
Çalı çırpı, sıla gurbet dağlara doğru
Sarı sıcak, ak cibinlik dağlara doğru
Ordu ordu çekip gider ay çiçekleri
Bakma turaç, bakma bana el gibi.
Üç etekli, ak puşulu, türkü bakışlı
Kadınlar yürüyor dağlara doğru
Gül kurusu, leylak moru dağlara doğru
Özlemler, acılar dağlara doğru
Sivaslı mı, Urfalı mı bilemem gayrı
Kadınlar, kadınlar dağlara doğru
Bilemezler avcının kim olduğunu
Sezmişler tüfeğin doğrultusunu
Kadınlar, kadınlar dağlara doğru
Acılarlı, umutlarlı bütün bir Anadolu
Bu sıtmalı gecelere, bu beşikleri
Bakma turaç, bakma bana el gibi.
Ben çalmadım bu davulu, Karaca Duran çaldı
Pir Sultan’ı benden aldı, kekliği Silifke’den
Boyasını yaman kardı Dadal’dan
Telini de yaman gerdi Karac’oğlandan
Vurdu mavi, vurdu yıldız, vurdu dağ başı
Vurdu susuz kuyularda kılçeçi
Turnayı benden aldı, gelinciği Erzincan’dan
Vurdu ekmek, vurdu gurbet, vurdu göç
Ben de senin gibi yalnızım Turaç
Ben de senin gibi düşman içinde
De ki bir Karac’oğlan de ki Bayburtlu Zihni
Bakma turaç, bakma bana el gibi.”
Yılmaz Güney, Tuncel Kurtiz ve Yaşar Kemal’in de yakın dostuydu Duran Ağabey. Ahmet Erhan’ı çok severdi. Ahmet ve Duran Ağabey’le Mülkiyeliler’de buluşurduk genellikle. Her ikisi de Ankara’nın en güzel renkleriydi. Her buluşmamızda anılara yolcu olurduk. En çok İstanbul günlerini, Yılmaz Güney ve Tuncel Kurtiz’le olan anılarını anlatırdı. Tuncel Kurtiz’le, Tarsus Amerikan Koleji’nde başlamış arkadaşlıkları…
Tarsus Amerikan Koleji’nde okuduktan sonra Ankara Hukuk Fakültesi’ne girmiş ama küçük yaşından beri tutu haline gelen resim sevgisi nedeniyle, buradaki öğrenimini yarıda bırakarak, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydını yaptırmış. Halil Dikmen’in, Cemal Tollu’nun öğrencisi olmuş. Akademiyi bitirince serbest ressam olarak çalışmayı yeğlemiş. Bir dönem Paris’te yaşamış. Brüksel, Amsterdam, Hamburg, Kopenhag gibi kentlerde müzeleri gezip incelemeler yapmış.
İlk sergisini Lisette Zara ile birlikte 1962’de İstanbul’da açmış. Yerli ve yabancı koleksiyonlarda pek çok resmi vardır. Pek çok ödül almıştır. 1954 yılından başlayarak özellikle; Varlık, Dünya, Ulus, Zafer, Tanin ve Öncü’de desen çalışmalarını yayımlanmış.
1960 yılında Tanin gazetesinde, Yaşar Kemal’in dizi olarak yayımlanan Yusufcuk Yusuf adlı romanını resimlemiş. Mahmut Makal’ın, 1961 yılında yayımlanan Kalkınma Masalı adlı kitabını da o resimlemiş. Uzun yıllar Ankara’da yaşadı. En çok Ankara’da sergi açtı. Çukurova’nın şiirsel görüntüleriyle büyülü pencereler açtı tuvallerinde. Ne çok resmi vardır Ankaralı sanatseverlerin evlerinde. Ne çok Akdeniz kokar resimleri.
19 yıl önce 28 Kasım’da yitirdik ressam Duran Karaca’yı. Resimleri, duygu yoğunluğuyla, pastoral şiirlerle büyülerdi sanatseverleri. Natürmortlarındaki çiçekler bile yabanıl bir gizemle dururdu resimlerinin içinde. Herkesin erinç duyabileceği yeryüzü notlarıydı resimleri. Ne çok özlüyoruz onu; resimlerini, anılarını, dostluğunu, ağabeyliğini… Derin, silinmez izler bıraktı Duran Ağabey. Anılarının önünde saygıyla eğileceğiz hep.
Sesini Çukurova’da bulmuş. Orada tanımış renkleri. O gizemli ovanın koynunda büyümüş. Yüreği Kilikya kadar geniş. İç denizi dalgalı. Yörük bir Akdenizliydi ressam Duran Karaca. Onun resimlerinde, Akdeniz’de durmuştur zaman. O, sanat saatinin zembereğini Çukurova’da kurmuştur. Çocukluğudur, yüküdür Çukurova; nereye giderse gitsin, taşımıştır düşlerinde, belleğinde, resimlerinde… Yörük kilimlerindeki renkli yün ipliklerin, çözgülerden geçerek oluşturduğu örgelerin dokusal […]
Devamını Oku
Yıllar önce “34. DYO Ödülleri Sergisi” Cer Modern’de açıldığında, “Ödüller Üzerine” bir panel yapılacağını söylemiş ve konuşmacı olarak katılmamı istemişti, Prof. Dr. Zafer Gençaydın Hoca’m. Memnuniyetle kabul etmiştim. Konu ödüldü ama vandallık günleriydi o günler; heykeltıraş Mehmet Aksoy’un Kars’taki “İnsanlık Anıtı” heykeli günbegün yıkılıyor ve cepheden savaş haberleri sunar gibi her gün heykelin neresinin söküldüğü […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku