Spordan söz edildiğinde bilindik bir cümle kurulur: Spor; barış ve kardeşliktir. Ağırlıklı olarak bir temenninin ifadesindir. Günümüzde profesyonelleşip bir endüstri olan spor, rahatlıkla ‘silahsız savaş’ olarak adlandırılabilir. Buna karşın sporun birçok kez gerçek savaş veya büyük siyasi gerilimleri bitirmede büyük rol oynadığı da görülmüştür. Kuşkusuz dünyanın bir numaralı profesyonel ve endüstriyel sporu futboldur. Zaten son […]
Spordan söz edildiğinde bilindik bir cümle kurulur: Spor; barış ve kardeşliktir.
Ağırlıklı olarak bir temenninin ifadesindir. Günümüzde profesyonelleşip bir endüstri olan spor, rahatlıkla ‘silahsız savaş’ olarak adlandırılabilir. Buna karşın sporun birçok kez gerçek savaş veya büyük siyasi gerilimleri bitirmede büyük rol oynadığı da görülmüştür.
Kuşkusuz dünyanın bir numaralı profesyonel ve endüstriyel sporu futboldur. Zaten son yıllarda ‘endüstriyel futbol’ ifadesi iyiden iyiye, yerleşmiştir. Geçen sayıda andığımız Metin Kurt’un “Futbol borsada değil, arsada güzeldir.” söylemi ters yüz edildi gitti. ‘Forma ve arma aşkı’, ‘romantiklik’ olarak görülüp küçümseniyor. Yine de bu oyun her şeye rağmen bir şekilde amatör ruhu içinde taşımaya devam ediyor.
İki taştan bir kaleyle teneke kutudan da bir topla her iklimde ve zeminde oynanabilmesi, futbolu yeryüzünde hem en ucuz hem de en yaygın spor yapıyor. Kutuplardan Afrika çölleri ve okyanuslardaki en ücra adalara kadar, meşin yuvarlağın hep dönüyor olması başka türlü açıklanamaz.
İşte bu büyük tutku, bazen ülkeler arasında savaşa neden olabiliyor. 1969’da siyasi gerilim yaşayan El Salvador ile Honduras arasındaki Dünya Kupası elemeleri maçında olaylar çıkan olaylar, savaş için bardağı taşıran son damla oldu. Bu maçtaki şiddet olaylarını bahane eden El Salvador, Honduras’a saldırdı. Süresi nedeniyle de tarihe ‘100 Saatlik Savaş’ olarak geçti.
Buna karşın, savaşları veya büyük gerilimleri sonlandıran dünya çapında spor olayları daha çok yaşandı: Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbol efsanelerinden bir olan Brezilyalı Pele, formasını giydiği Santos ile 4 Şubat 1969’da Nijerya’nın Benin City takımıyla maç yapmaya gitti. İç savaşta olan ülkedeki taraflar, sırf bu maç için -elbette büyük ölçüde Pele için-, çatışmalara bir süreliğine ara verdi.
1971’de Çin ile ABD, kopan diplomatik ilişkilerini bir pinpon maçı sayesinde yeniden kurdu. ABD Masa Tenis Takımı’nın aldığı davetle Çin’e gitmesi buzları eritmeye başlattı. Çünkü Çin Halk Cumhuriyeti, tarihinde ilk kez bir Amerikalı grubu ülkesine davet etmişti. Sonraki yıl ABD Başkanı Nixon’un ülkeye ziyaretinin önünü, ‘pinpon diplomasisi’ tabirinin doğmasına da neden olan bu maç açtı.
Ülkesindeki ırkçılığa karşı tarihi bir mücadele veren ve bu uğurda 27 yıl hapis yatan Nelson Mandela, özgürlüğüne kavuşup Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başkanı olduğunda, intikam ve nefreti iktidara taşımadı. Bilakis o, en yakınlarının muhalefetine rağmen, toplumsal barışı yeni bedeller ödetmeden sağlamak için mücadeleye devam etti.
Güney Afrika, 24 Haziran 1995’te Rugby Dünya Kupası şampiyonluğu için Yeni Zelanda ile karşılaşıyordu. Kupanın ev sahibi Güney Afrika’ydı. Milli takımda sadece bir siyahi oyuncu vardı. Stadın da ezici çoğunluğu Güney Afrikalı beyazlardı. Evet, ülkede ırkçılık rejimi (Apartheid) bir yıl önce resmen sona ermişti fakat toplumsal barış henüz tam manasıyla tesis edilmemişti. Mandela, bu ‘beyaz final’e gitmeye karar verdi, tüm itirazlara rağmen.
Mandela, ‘ırkçılıkla’ özdeşleşen Güney Afrika Milli Takımı’nın formasını -kaptan Francois Pienaar’ın 6 numaralı forması-, giyerek sahaya çıktı ve formasını giydiği Pienaar’a şampiyonluk kupasını verip el sıkıştı.
Tarihi bir andı ki bunu en iyi Pienaar’ın şu sözleri vurguladı: “Mandela’nın giydiği o forma, bir anda milyonların kalbini değiştirdi.”
Mandela’nın bu adımı, ‘siyah ile beyazın barışması’ sürecini belki onlarca yıl daha da kısalttı.
Takvimler 2005’i gösterdiğinde Fildişi Sahili’nde bir iç savaş sürmekteydi. Ülke, kuzey-güney olarak iki kampa bölünmüştü.
8 Ekim 2005’te Fildişi Sahili, tarihinde ilk defa futbolda mucizevi şekilde Dünya Kupası’na gitme hakkı kazandı. Lider Kamerun, son dakikada Mısır karşısında penaltıyı kaçırınca ikinci Fildişi, zirveye çıkıp bileti kaptı.
Kamerun’un penaltısını soyunma odasında büyük bir heyecan içinde izleyen Fildişililerin kaptanı, tüm takım arkadaşlarını etrafına toplayıp şöyle dedi: “Fildişili bayanlar ve baylar! Kuzeyden güneye, doğudan batıya…
Bugün hep birlikte, ortak bir hedef için – Dünya Kupası’na katılmak – oynayabildiğimizi ve birlikte yaşayabileceğimizi kanıtladık.
Size söz veriyoruz: Bu kutlama, tüm halkları birleştirecek. Affedin, affedin, affedin!
Lütfen silahlarınızı bırakın. Lütfen savaşmayın. Seçim yapın. Barışa bir şans verin.”
Ardından tüm topçular diz çöküp üç kere “Affedin!” dedi. Devamında da bir şarkı melodisiyle hep birlikte “Afrika’da bu kadar çok zenginliğe sahip bir ülke savaşmamalı. Lütfen silahlarınızı bırakın ve demokratik seçimler yapın. Her şey çok daha iyi olacak” diye haykırdılar, ülkelerine ve dünyaya.
Bu konuşmadan birkaç gün sonra taraflar ateşkes ilan etti. Bu barış ateşini ilk yakan isim, ülkemizde de Galatasaray formasıyla top koşturan Didier Drogba’ydı! Onun tarihi konuşmasını izleyen süreç, 2007’de Fildişi Sahili’ne barışın vurmasıyla son buldu.
Didier Drogba’nın adı ülkemizde sadece yeşil sahaların tribünlerinde yankılanmadı. Aynı zamanda Gezi’nin duvarlarına da ‘Çare Drogba’ diye kazındı…
Bir zamanlar bu ülkede okul sporları diye bir şey vardı. Gazeteler müsabakalarına geniş geniş yer verirdi! Bugün ise bırakın okul sporlarını, üç büyük kulübün futbol takımları dışında diğer branşlar medyada kendisine yer bulmakta çok güçlük çekiyor. Okul ve spor denildiğinde, Türkiye’de akla gelen ilk isim TED Ankara Koleji’dir. Orta yaş ve üstü kuşak için “kolej” […]
Devamını Oku
Türkiye’de spor denince, malum akla yalnızca futbol gelir. İşte, sahip olduğu büyük potansiyele rağmen Türkiye’nin uluslararası alanda hak ettiği noktaya gelememesinin temel nedeni bu tek boyutlu bakıştır. Oysa Cumhuriyet’in spor hikâyesi çok boyutlu, bütüncül haliyle de daha derin bir anlayışla başlamıştı. Bu başlangıçta başkent Ankara, öncülerdendi. Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin her anlamda bir dışavurumudur; sanatta, mimaride, […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku