Giray Kemer
Tüm Yazıları
Ankara’yı Nasıl Sevdi?
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara’yı Nasıl Sevdi?

Biri demişti ki: “Ben gömleklerimi şehirlerden daha çok seviyorum.”  Şairdi ve çok haklıydı.  Bakış açısı bu olmalı.  Biliyordu ki olay “şey”de ya da mekânda değil, kişide; yani “şey”den hikâyeyi çıkaracak olanda biter. Hâsılı, meraklısı değiliz bir şehri böyle canhıraş savunalım, içerisinde bakılabilecek, yapılabilecek bir şey bulamamanın; bulamayanın kendisiyle ilgili bir sorun olduğunu geniş geniş anlatmak […]

Biri demişti ki:

“Ben gömleklerimi şehirlerden daha çok seviyorum.” 

Şairdi ve çok haklıydı. 

Bakış açısı bu olmalı. 

Biliyordu ki olay “şey”de ya da mekânda değil, kişide; yani “şey”den hikâyeyi çıkaracak olanda biter.

Hâsılı, meraklısı değiliz bir şehri böyle canhıraş savunalım, içerisinde bakılabilecek, yapılabilecek bir şey bulamamanın; bulamayanın kendisiyle ilgili bir sorun olduğunu geniş geniş anlatmak durumunda kalalım. Kafa yoralım, mesai harcayalım. 

Ama değil mi ki yalnızca yaşadığımız yeri seviyor olduğumuz için eleştirilmek gibi saçma bir pozisyona düşüyoruz!

Değil mi ki yıllardır süregelen bir saldırı, bir klişe çöplüğü, bir yafta bombardımanı var!

Değil mi ki ayaklar altında şehrimizin onuru…

Madem öyle. Cevabımızdır! 

Artık Ankara’yı sevmek, daha doğrusu hakkında ileri geri konuşulduğunda “Gardaş sen hayırdır!” demek bir izzeti nefis meselesi, bir mecburiyet oldu bizim için. Bir direniş, bir meşru müdafaa zemini adeta. Başlı başına devrimci bir tavır, ulusların kendi kaderini tayin hakkıyla ve dahi ezilen halkların milliyetçiliğiyle bile açıklanabilir bir durum oldu. 

Abartıyor muyum? Belki. Ama onlar başlattı.

“Ne yapıyorsunuz orada?”

“Deniz olmadan nasıl yaşıyorsunuz mesela?” diyorlar… 

Anlatayım.

Bir kere, sanırım balık olmadığımızdan da olsa gerek pekâlâ deniz olmadan yaşayabiliyoruz.

Zaten denizi sevdiğini söyleyenlerin çoğu denizi değil, kıyısında içki içmeyi sever ama konumuz bu değil.

O’Henry’nin “New York’u Nasıl Sevdi” diye bir kitabı vardır. Beklemediğim bir anda askerde nöbetteyken hayatıma giren, gizli gizli okuduğum, belki de o yüzden çok tesirli gelen o küçücük bir kitabın küçücük bir bölümünde der ki; 

“…soda tartratıyla antimuan tartratı gibi aynı rafta buluşamıyoruz. Ama neden bahsettiğimi anlamayacaksınız. Çünkü eczacılık ulusal kongresine katılmadınız.”

İşte bu kısacık bölüm aslında tüm mevzunun izahıdır. Soranlara işte bu yüzden, diyorum artık. Bilemeyeceğiniz, anlayamayacağınız; anlamanız da gerekmeyen sebeplerden. O cümleyi neden sevdiysem ondan. Ankara’yı sevmek, bir hikâyeyi sonradan anlatınca o kadar da komik olmaması gibidir. O esnada güzeldir yani. İçinde olmayınca, eski hikâyelerin üzerine eklenmedikçe, içine insan sokmadıkça manasını yitirir. 

Sokakta büyüyen belki de son nesil olmaktır. 

Kömürlükte top oynamaktır. Mahalle maçıdır. İğdeye dalmaktır.

Top oynadığımız gecekondu bahçelerinin teker teker müteahhide verilişine ve yerlerine dikilen binalar sayesinde bir gecede zengin oluveren komşulara tanıklık etmektir.

Bir sabah uyandığınızda haber bültenlerinden ilkokul öğretmeninizin First Lady olduğunu öğrenmektir.

Anadolu Lisesi sınavlarının zayi ettiği solgun ilkokul çocukları jenerasyonudur. 

Dershane yolları, ÖSS stresi ve gönüllü olarak maruz kalınan “Sıddık” terörüdür. (Bkz: Üçler Dershanesi)

Üniversitenin başında Solo’da bira içmektir. Çünkü artık bunu yapabiliyorsundur. Sonuçta herkes görülmek ister öyle değil mi? Saçmalıklardan kendince başarı hikâyeleri devşirmektir.

Atatürk Bulvarı’ndaki havuzlara arkadaş atmaktır. 

Hafta sonları Kennedy’e çıkmaktır.

Sallana sallana jukebox’a bozuk para atarak Iron Maiden, Slayer, Panthera, Iced Earth falan dinlemektir. 

Yıldız’daki, Sakarya’daki, Mebusevleri’ndeki, Maltepe’deki, Bahçeli’deki, Ayrancı’daki, oradaki, buradaki meyhaneler ve meyhanelerdir.

Çevre Sokakta taze terkedilmiş eve dönerken takside Fatih Kısaparmak’ın hiç duymadığın bir şarkısının o an çok anlamlı gelmesi; Cinnah’ın yeşil ışıklandırmalarında gizli bir mana bulmaktır.

Eryaman’dan şehre dönerken Pilli Bebek çalması, akla gelen bir roman, bir şiir, üç kişilik oyunlar, tutku ve dürüstlük adı altında dönüşümlü can yakmalardır.

Sevgilinin evinden kovulmak ve gecenin bir yarısı Bahçeli’den Yüzyıl’a kadar beş parasız, elleri cebe sokarak tıpış tıpış yürümektir.

Tavukçu’da bir güzel haberi kutlamaktır -ki o kapandı.

Halısaha maçlarıdır. Hayran olduğun adamlarla top oynayabilme şansına erişebilmektir. 

Sabah işe giderken Modern Sabahlar, akşam işten dönerken TRT Radyo 3 dinlemektir.

Girişteki şahane cümlenin sahibi Adnan Azar’a ve dönemdaşı pek çok önemli şaire bir yerinden dokunabilmek; onlarla aynı şehirde yaşamak, aynı yerlerde oturup kalkmak, aynı raflara bakmak, aynı köşe başlarında ağlayıp gülmek, belki dövüşmek hatta dayak yemek ve tüm bunları bizzat o ağızlardan dinleyip doğrulayabilme şansına erişebilmektir. 

Arkadaş evleridir. En çok da arkadaş evleridir…

Tüm bunlar ve daha ziyade tüm bunların altında yatan bir sürü insan, bir sürü hikâyedir Ankara’yı sevmemizin nedeni. Ve yine fark edebileceğiniz gibi tamamı kimseyi ilgilendirmeyen son derece çok kişisel şeylerdir. 

Dedim ya; neden bahsettiğimi, Ankara’yı nasıl sevdiğimizi anlamayacaksınız. Çünkü eczacılık ulusal kongresine katılmadınız.

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara’yı Nasıl Sevdi?

Biri demişti ki: “Ben gömleklerimi şehirlerden daha çok seviyorum.”  Şairdi ve çok haklıydı.  Bakış açısı bu olmalı.  Biliyordu ki olay “şey”de ya da mekânda değil, kişide; yani “şey”den hikâyeyi çıkaracak olanda biter. Hâsılı, meraklısı değiliz bir şehri böyle canhıraş savunalım, içerisinde bakılabilecek, yapılabilecek bir şey bulamamanın; bulamayanın kendisiyle ilgili bir sorun olduğunu geniş geniş anlatmak […]

Devamını Oku
Sobe

“Eşyalarını topladım. Akşam gel al.” diyen mesajını okuduğumda iş yerindeydim. “Tamam, çıkışta gelirim.” yazabildim. “Hem oğlanı da görürüm.” Cevap yoktu. Zaten uzun zamandır pek bir şey yoktu. Yaklaşık iki aydır tamamen ayrı yaşıyoruz. Alıştım sayılır. Abartmanın âlemi yok. İlk boşanan biz değiliz ya. Yine de kendi evine misafir gibi randevuyla gitmek dokunuyor insana. En son, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku