Ezet Naz Tosun
Tüm Yazıları
Ankara’nın Vakur Sessizliği
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara’nın Vakur Sessizliği

Ankara, yüzeyde kolayca kavranabilen bir şehir değildir. Onu anlamak, ani bir temasla değil; zamanla, gözlemle ve özellikle sessizlikle mümkündür. Bu nedenle Ankara’nın kendini en açık biçimde ortaya koyduğu anlar, çoğu zaman gecelerdir. Gündüzün işlevsel kalabalığı dağıldığında, şehir üzerindeki yük hafifler ve Ankara, sahip olduğu düşünsel derinliği sessizliğin diliyle ifade etmeye başlar. Bu sessizlik, boşluk değil; […]

Ankara, yüzeyde kolayca kavranabilen bir şehir değildir. Onu anlamak, ani bir temasla değil; zamanla, gözlemle ve özellikle sessizlikle mümkündür. Bu nedenle Ankara’nın kendini en açık biçimde ortaya koyduğu anlar, çoğu zaman gecelerdir. Gündüzün işlevsel kalabalığı dağıldığında, şehir üzerindeki yük hafifler ve Ankara, sahip olduğu düşünsel derinliği sessizliğin diliyle ifade etmeye başlar. Bu sessizlik, boşluk değil; tarihsel, siyasal ve kültürel bir birikimin doğal sonucudur.

Geceyle birlikte belirginleşen bu suskunluk, kentin maddi dokusuna da sirayet eder. Ankara’nın taş binaları, mimari bir tercihin ötesinde, bir zihniyetin ürünüdür. Gösterişten uzak, ağırbaşlı ve kalıcı olmayı önceleyen bu yapılar; yalnızca barınma ya da çalışma alanları değil, aynı zamanda kolektif bir hafızanın taşıyıcılarıdır. Cumhuriyet’in erken döneminde şekillenen bu mimari dil, hızdan çok sürekliliği, estetikten çok anlamı öncelemiştir. Taşın soğukluğu, burada bir mesafe değil; bir ciddiyet ifadesidir.

Bu ciddiyet, Ankara’nın ikliminde de kendini hissettirir. Mevsimler, bu şehirde yalnızca meteorolojik değişimler değildir; insan ruhunu biçimlendiren unsurlar haline gelir. Sert geçen kışlar, uzun geceler ve gecikmeli baharlar, bireyi dış dünyadan çok iç dünyaya yöneltir. Ankara’da doğa, insanı coşkuya değil; ölçülülüğe davet eder. Bu nedenle şehir, yüzeysel hareketliliğin değil, düşünsel yoğunluğun zeminini oluşturur. İklim ile karakter arasında kurulan bu ilişki, Ankara insanının genel tavrını da belirler.

Tam da bu noktada, Ankara’nın sıklıkla “sıkıcı” olarak nitelendirilmesi anlam kazanır. Bu algı, şehrin sunduğu hayat biçiminin çağdaş hız ve haz kültürüyle örtüşmemesinden kaynaklanır. Ankara, dikkat çekmek yerine bekler; eğlendirmekten çok düşündürür. Felsefi açıdan bakıldığında, bu “sıkıcılık” atfı, modern bireyin sürekli uyarılma beklentisinin bir yansımasıdır. Oysa Ankara’nın önerdiği şey, sessizlikle kurulan bir anlam ilişkisidir. Bu yönüyle şehir, pasif değil; seçici bir yapıya sahiptir.

Bu seçicilik, kamusal alanlarda kurulan iletişim biçimlerinde de görülür. Ankara kahvehaneleri, gürültülü sosyalleşme mekânları olmaktan ziyade, düşüncenin ağır tempoyla dolaşıma girdiği alanlardır. Burada söz, alelacele sarf edilmez; tartılır, ölçülür. Gündelik siyaset, hayatın müşkülleri ve içtimaî meseleler, yüksek sesle değil; mesafeli bir vakar içinde ele alınır. Bu mekânlar, Ankara’nın entelektüel damarını besleyen, mütevazı fakat mühim alanlardır.

Tüm bu unsurlar, Ankara’nın temel gerilimini görünür kılar: Resmiyet ile samimiyet arasındaki mizan. Başkent olmanın getirdiği kurumsal ağırlık, şehrin genel atmosferine hâkimdir; ancak bu durum, insanî olanın tamamen dışlandığı anlamına gelmez. Ankara, duygularını açıkça sergileyen bir şehir değildir; fakat onları tamamen yadsıyan bir yer de değildir. Bu kontrollü mesafe, şehrin karakterini belirleyen temel unsurlardan biridir ve bireyden de benzer bir duruş talep eder.

Bu bağlamda “bir başkentin duygusal hafızası olur mu?” sorusu anlam kazanır. Ankara’nın hafızası, anıtsal gösterilerde ya da yüksek sesli anlatılarda değil; gündelik hayatın sıradan akışında saklıdır. Eski binaların yıpranmış merdivenlerinde, geceleri yanan tek bir ofis ışığında, sabahın erken saatlerinde sessizce açılan dükkânlarda… Ankara, yaşadıklarını ilan etmez; biriktirir. Bu birikim, şehri ağırlaştırmaz; derinleştirir.

Netice itibarıyla, Ankara, kendisini hemen tüketmeye izin veren bir şehir değildir. Onu anlamak, hızlı bir temas değil; süreklilik gerektirir. Sessizliği, taş dokusu, iklimi ve mesafeli toplumsal yapısıyla Ankara, bir yaşam tarzından çok bir düşünme biçimi teklif eder.Bu teklifi kabul edenler için şehir, zamanla açılan; lakin açıldığında kalıcı bir aidiyet hissi bahşeden nadir mekânlardan biridir. Bu nedenle Ankara’yı sevmek, onu romantize etmek değil; onunla düşünsel bir ilişki kurmayı göze almaktır. Şehir, bu ilişkiye girenlere kendini yavaşça açar ve karşılığında kalıcı bir aidiyet sunar.

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara’nın Vakur Sessizliği

Ankara, yüzeyde kolayca kavranabilen bir şehir değildir. Onu anlamak, ani bir temasla değil; zamanla, gözlemle ve özellikle sessizlikle mümkündür. Bu nedenle Ankara’nın kendini en açık biçimde ortaya koyduğu anlar, çoğu zaman gecelerdir. Gündüzün işlevsel kalabalığı dağıldığında, şehir üzerindeki yük hafifler ve Ankara, sahip olduğu düşünsel derinliği sessizliğin diliyle ifade etmeye başlar. Bu sessizlik, boşluk değil; […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku