Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.
Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu mekânların İstanbul’daki ünlülerini herkes bir şekilde duymuştur ama Ankara pastacılığı diye de bir gerçek vardır. 1800’lü yılların ortalarına doğru Çarlık Rusya kentlerinin yolunu tutup, orada pastacılık ve fırıncılık öğrenen Hemşinlilerin torunları, 1917 Ekim Devrimi’nden sonra atalarının memlekete taşıdığı zanaatı bu sefer Anadolu’ya taşımak için seferber oldular. Yine memleket geride bırakıldı ve yollara düşüldü. Elbette bu durakların başında başkent olması hasebiyle Ankara geliyordu. Başkent onlar için hem gurbet hem de yaşam alanıydı artık. Bu durumda en iyi bildikleri işi Ankaralılarla buluşturma vakti gelmişti, öyle de yaptılar. O Rusya kültürü ve tarzı pastacılığı Ankara’ya taşıyıp, unutulmaz mekânlar açtılar. Yazımda, önce kapanan pastanelerden sonra da hâlâ devam edenlerden bahsedeceğim.
Lezzet yolculuğu
Milka ile başlayalım. Nazım Reyhan, Milka’nın sayfalar sürecek hikâyesini, “Dedemin babası Hacı Mustafa Reyhan, Yalta’da fırınları ve apartmanları olan birisiymiş. Ben 1949’da Ankara’ya geldim. Askerdeyken Nazım Tarakçı, İbrahim Reyhan ve Dursun Okumuş Hülya pastanesini açmaya uğraşıyorlardı Ankara’da. Askerden sonra da Hülya’da işe başladım. Hülya’dan sonra Tunalı’da Milka açıldı. Onun da bir Rum ortağı vardı, Boris Usta. 1959’dan 1995’e kadar çok iyi iş yaptık. Atatürk Bulvarı’nda Gatenby Köşkü’nde pasta ve kokteyl salonumuz vardı. Hatta likörlü çikolata ilk olarak Milka’da Ankaralılara sunuldu.” Farabi Sokak’ın sembolü Köşk’ün hikâyesi ise Hüseyin Altaş’tan: “Askerden döndükten sonra Ankara’ya yerleşmeye karar verdim ve burada yine bizim hemşerilerin Meram’ında bir süre çalıştıktan sonra Selami Kutlu ile birlikte Köşk Pastanesi’ni kurdum. 1965’ten beri 40 sene Köşk’ü devam ettirdim.” Mesleğin pirlerinden Yunus Tarakçı da mesleğe amcası Mehmet Ali Tarakçı’nın yanında başlamış: “1969 yılında Şinasi Şişmanhasanoğlu ve Yılmaz Süleyman Eren’le birlikte Cinnah Caddesi Kuloğlu Sokak’ta Kafe Pastanesi’ni açtık. 1996’ya kadar Kafe’yi devam ettirdik. Kafe’ye Ecevit, Baykal gibi siyasiler sık sık uğrardı. Bir ara Turan Güneş Bulvarı’na da bir şube açtık ama uzun ömürlü olmadı. İlk yapılan pastalardan ‘Napolyon Pastası’ Napolyon’un Rusya seferinden kalma. Hemşinliler sayesinde yayıldı. Biskot, Yabloşki (Elmalı pay), Biçeyni (Kuru pasta), İzdobni (mayalı mamuller), turubuçka (milföy hamuru) artık yapılmadığı gibi yavaş yavaş bu tatların yerini fabrika işi pastalar almaya başladı. Bu işler maharet ister, şimdi o tadı tutturamazlar.” 1939’dan beri faaliyet gösteren ve ne yazık ki yakın zamanda kapanan Meram pastanelerinin öyküsünü ise, İsmail Tarakçı anlatıyor: “İsmail dedemin beş çocuğu oluyor. Nazım, Besim, İbrahim Ethem, Bülent ve Günhan. Babam İbrahim Ethem, 12 yaşında Samsun’a gidiyor ve orada Ulus Pastanesi’nin imalathanesinde çalışmaya başlıyor. Besim Amca’m bu arada Zonguldak’tan Ankara’ya geliyor, kendine bir çevre yapıyor. Bir pastanede çalışırken, Konya, Merambağları’ndan bir işadamı, Tahir Milor, Besim Amca’ma, ‘Ağabeyin de gelirse, sermayesi benden bir pastane açalım’ diyor. Daha sonra babam da gelince, şimdiki kuyumcular çarşısının yan tarafında, büyük bahçeli ilk Meram Pastanesi açılıyor. Orada 11 yıl pastane devam ediyor, ardından babam 1950’de Atatürk Bulvarı’nda Büyük Çarşı’nın yerinde bir pastane açıyor. Birer sene arayla önce Saraçoğlu Mahallesi’nde, sonra da Akay’da Meram açılıyor. Sonra babam Akay’daki Meram’ı Bülent ve Günhan Amca’ma devrediyor, onlar Funda olarak devam ediyorlar.”
Eskiden Hoşdere Caddesi, Sakarya Caddesi gibi birçok muhitte açılmış olan Denizatı pastanelerinde İrfan Sırtoğlu, Denizatı’nın geleneğinin İstanbul’da yıllar önce kurulan Kars Pastanesi’nin geleneğini devam ettirdiğini söyleyerek, “Büyük dedemiz Mehmet Sırt Rusya’da, bir amcamız Cevdet Sırt da Polonya’da pastacılık yapmış. Bir grup da 1907’de Kars Pastanesi’ni açmış. Bizimkiler orada yetişmiş, 40’lı yıllarda Kadıköy Pastanesi’ni açmışlar. 1970’lerde Ankara’ya gelerek, Abbas Kibar’la birlikte 1974’te Denizatı Pastanesi’ni kurduk” diyor.
Ankara’nın tadı değişti
Yukarıda ismini andığım beş sembol mekânın yanında sanırım bugüne kadar Ankara’da 50-100 arası Hemşinlilere ait pastane açılıp, kapanmıştır. Hepsinden uzun uzadıya bahsetme şansım olmadığından en bilinenlerini yazmaya çalıştım. “Rokoko” türünü Ankara’ya taşıyan pastaneler kültürü, aynı zamanda yaş pastayı da limonataları da dondurmaları da Ankaralının gündelik hayatına dahil ediyor. Birbirinden değerli tariflerle yapılan mayalı ürünler ve pasta türleri, Rusya zarafetinin izleriyle Ankara’daki pastanelerin vitrinini süslüyor. Bu pastaneler hem uğrak noktalar hem de sembol mekânlar olarak uzun yıllar Ankaralılara hizmet vermiş mekânlardan en bilinenleri. Bugün Ankara sokaklarında dolaşırken, bir pastaneye uğrayıp, nereli olduğunu sorun; eğer Hemşinliyse mutlaka oturun, bir şeyler yiyin ve sohbet edin. Onlar hem gurbet hayatının çilesini çekmiş hem de Ankara’yı seven insanlardır.
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku
Karanfil dergideki ilk yazımda, Ulus’un benim için çok önemli bir yer olduğunu yazmıştım. Öyle ki iki yazıdır devam eden Ulus sevdasına, üçüncü yazımla devam ediyorum. Bir süredir Ankara’ya gelemiyorum, dolayısıyla Ulus’tan da uzaktayım ama illaki kalbimin bir yerinde fotoğraflarına bakarak avunuyorum. Ulus’la ilgili bu yazımda, elbette sınırlı tutarak gezip gördüğüm ve fotoğrafladığım bazı mekânları anlatmak […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku