Dışarıda olağanüstü bir hareketlilik var. Duvarların içinde alınan muazzam önlemler olağan ve şaşırtıcı değildi elbette fakat yüksek duvarların ardında alınan önlemler herkes için bir ilkti. Sokaklar, yollar bir telaşla kontrol altında tutuluyordu. Nisan ayının sonları… Toprak uyanmış, kuşlar cıvıldıyor. Bursa heybetli yeşile bürünmüş. Kısa bir süre sonra meyve ağaçlarının kokusu yüksek duvarları aşıp hücre hücre […]
Dışarıda olağanüstü bir hareketlilik var. Duvarların içinde alınan muazzam önlemler olağan ve şaşırtıcı değildi elbette fakat yüksek duvarların ardında alınan önlemler herkes için bir ilkti. Sokaklar, yollar bir telaşla kontrol altında tutuluyordu.
Nisan ayının sonları… Toprak uyanmış, kuşlar cıvıldıyor. Bursa heybetli yeşile bürünmüş. Kısa bir süre sonra meyve ağaçlarının kokusu yüksek duvarları aşıp hücre hücre gezecekti sanki.
Hep öyle değil miydi? Dışarıdaki hayat ancak bu yolla kontrolsüz girebilirdi içeriye. Rüzgâr tutulamazdı ve şehir rüzgârla konuşmaktaydı..
Uzun zamandır kimse bu denli merak içinde olmamıştı. Mahkûmlar alınan önlemlerden tedirgin, olup biteni anlamaya çalışıyordu. Haber odur ki; Bursa işçileri 1 Mayıs öncesi cezaevini kuşatarak seslerini içeri duyurmaya çalışacaklardı. Engellenmek istenen buydu.
İşçiler nasırlı elleri, kurumayan alın terleri, tükenmek bilmeyen inatlarıyla engel tanımadan duvarların ötesine akın akın gelmişlerdi.
1 Mayıs’tan birkaç gün önce başlayan eylemler, gün geçtikçe daha da kalabalığa ulaşmıştı. İşçi sınıfı var gücüyle bağırsa da kalın duvarları aşamıyordu. Seslerini duyurmak istedikleri kişi; kendileri için emek veren ve bu uğurda ömrünü heba etmekten korkmayan yürekli bir şairdi.
Duvarların içindeki şair hastalanmış, birkaç gün önce göğsünde hissettiği müthiş bir sancıyla uyanmış, sabahı zor etmişti. Genç yaşında kalp krizi geçiren şair hapishanenin revirinde, özel bir odada tutuluyordu. Ne sesleri duyması mümkündü ne de dışarıda neler olduğunu anlaması. Ara ara genç gardiyanların aralarında konuşması şairin yüreğine merak salsa da olup bitenden habersizdi.
Nisanın son günü dışarıdaki olaylar sırasında yaralanan iki delikanlı tedavi için hapishanenin revirine getirilmişti. Biri ufak tefek sıyrıklarla kavgadan çıkarken diğerinin durumu daha ağırdı. Durumu hafif olan gencin tedavisi tamamlandıktan sonra hemen koğuşa gönderildi. Kafasına ağır darbe aldığı için durumu kritik olan diğer genç ise revirde kontrol altında tutulmalıydı.
Şair, revire getirilen yaralıların seslerini duyup meraklansa da sorularını cevaplayacak birini bulamadı. Güvenlik nedeniyle hiç kapatılmayan ışıklara rağmen gözlerini yumdu ve düşüncelerle uykuya daldı..
El ayak çekilmiş ve ortalık sakinlemiş gün boyu yorulan hapishane görevlileri de rahat bir nefes almıştı. Artık gecenin ürkütücü sessizliği, ışıkları kapanmayan oda ve koridorlarda bile kendini hissettiriyordu. Saat gece yarısını biraz geçmişti, şairin kaldığı odanın kapısı birden açıldı. Ömrü boyunca tedirgin uykularla kalbini yoran şair hemen yatağından fırladı. Daha önce yüzünü hiç görmediği, tanımadığı gizemli bir yabancı kendisini odanın içine atar atmaz kapıyı kapattı ve şaire bakmaya başladı. Şair; karşısında duran 15-16 yaşlarında, beyaz tenli, kahverengi gözlü, kederli, kocaman ellere sahip, kafası sarılı olsa da güzel ve umutla gülümseyen gence “Ne istiyorsun?” dedi. Genç, heyecanla birkaç adım şaire doğru yürüdü ve “Nâzım abi ben buraya senin için geldim. Yarın 1 Mayıs. Arkadaşlar sana bir hediye gönderdiler.” diyerek işçi tulumunun içinden çıkardığı karanfili Nâzım Hikmet’e uzattı.
Anlaşıldı ki; duvarların ötesinde seslerini Nâzım Hikmet’e ulaştırmak isteyen işçiler böyle bir çözüm düşünmüşlerdi. Nâzım Hikmet’i ziyaret etmenin madem imkânı yok biz de dövüşerek içeri gireriz demişlerdi. Plana göre kararlaştırdıkları iki kişi dövüşecek, sonra birbirlerinden şikâyetçi olup hapishaneye girecek ve Nâzım’ı görme imkânı doğacaktı. Muazzam işleyen planın tek kusuru ise gençlerin coşup kavganın dozunu ayarlayamamış olmalarıydı. Yaralı genç anlattıkları bitince Nâzım Hikmet’in masmavi gözlerine hayranlıkla dalıp gitmişti. Nâzım, bir gece yarısı odasına davetsiz girip kendisine karanfil uzatan gencin hikâyesini şaşkınlıkla dinlemişti. İlerleyen yıllarda bir radyo programında “En güzel hatıram” diyecekti bu unutulmayacak anı için.
Bir dünya şairinin en güzel hatırasındadır işçinin elleri, gözleri, gülüşü. Ve yine Nâzım “Ömrümde aldığım en büyük hediye” der kendisine uzatılan karanfil için.
Karanfil; mevsimi yakalamış, tomurcuk olmuş, kırmızını cesaretten almış, güzel kokmuş, nice badireden, engelden geçip gelmiştir şairin avuçlarına. Bedel ödenmeden, alın teri dökmeden, kanamadan bir karanfil bile zordu şaire.
O gün Nâzım’a karanfil götüren cesur ruh, bugün haksızlık, adaletsizlik, hukuksuzluk karşısında durmaya devam ediyor. Duvarlar aynı duvarlar, sesler aynı sesler…
“Ne mutlu bana ne mutlu
Akarsu gibi umutlu
Ve buğday tanesi
Kadar Cesurum”
Yağmuru bekleyen çocuklar, suyun hikâyesini başka türlü yazar. Yağmur toprağa düşer, birikir, yolunu bulur, akar. Ama bir çocuğun hayalinde suyun yolu da hikâyesi de değişir. Belki akan su bir maceraya davettir. Belki de kusursuz bir planın başlangıcı… Mâlik yağmuru bekleyen bir çocuktu. Oysa 1920’lerin Çankaya’sında yağmur pek de beklenesi değildi. Çamur, insanı ayaklarından yakalayıp toprağın […]
Devamını Oku
Bir çocuğun eline bir kâğıt verildiğinde çocuk, kâğıdı katlar. Bir kanat çıkarır içinden, sonra bir baş, ince bir boyun, uçmaya hazır küçük bir gövde… Çocukluk budur. Dünyanın bize verdiği düz bir yüzeyden kuş yapabilme yeteneğidir. Sadako, hastane odasında kâğıtları katladı. Bir turna kuşu yapmalıydı. Hiroşima’ya bırakılan ölüm, yıllar sonra gelip küçücük bedenine yerleşmişti. Çok eski […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku