Bu topraklarda spor, ülkenin tüm gerçekliğinden koparılmış ütopik bir adadır ve o adanın sakini olan sporcunun rolü de üç maymunu oynamaktır. Tuhaftır, ütopik adada da en çok ‘adalet’ için isyan edilir. Ama hakemin adaletsizliğinin anakaradaki hâkimden bağımsız olmadığı görmezden gelinir. Bu kaçınma bilinçlidir çünkü hakemin adaletsizliğine isyanın bedeli göğüslenebilir. Hâkimin ise değil; çünkü bir ömre […]
Bu topraklarda spor, ülkenin tüm gerçekliğinden koparılmış ütopik bir adadır ve o adanın sakini olan sporcunun rolü de üç maymunu oynamaktır.
Tuhaftır, ütopik adada da en çok ‘adalet’ için isyan edilir. Ama hakemin adaletsizliğinin anakaradaki hâkimden bağımsız olmadığı görmezden gelinir. Bu kaçınma bilinçlidir çünkü hakemin adaletsizliğine isyanın bedeli göğüslenebilir. Hâkimin ise değil; çünkü bir ömre mal olabilir. O yüzden fanusun konforunda hep önümüzdeki maça bakılır.
Oysa spor, saf bir oyun olmaktan çıkalı yüz yıl oldu. Spor, fena halde siyasaldır artık. Bizi kandırmaya çalışsa da spor ve sporcu, bir adada değildir. Anakaraya adalet gelmedikçe kendisini soyutladığı adaya da gelmeyecektir. Hakemin adil olması, hâkimle başlayacaktır.
Sporun bir ada olmadığının, siyasetle göbekten bağlılığının en büyük ifşası 1936 Berlin Olimpiyatları’ydı. Sporcuların da fanuslarını kırdığı yerdi aynı zamanda.
Hitler, 36’yı dünyaya faşizmin büyük bir propaganda aygıtı olarak tasarladı. Oyunlar, onun sapkın ‘üstün ari ırk’ düşüncesinin zafer sahnesi olacaktı.
Berlin Olimpiyat Stadı’ndaki on binlerin “Heil Hitler” diye bağırarak kendisine kollarını uzatmasını umarken, birincilik kürsüsünde eli şakaklarında selam veren bir siyah gördü. Üç dört yıl sonra dünyaya bombalar yağdıracak olan faşiste, belki de ilk esaslı yenilgisini ABD’li siyahi atlet Jesse Owens yaşattı. Jesse, tüm ırkları eşitledi; 100, 200 ve 400 metreleri en hızlı koşarak…
Owens’ın Hitler’e kafa tutması aşikârdı. Binlerce seyirci ve gazeteci şahidiydi ama iki kadın, sessiz sedasız ayrı bir direnişi örgütlemişti el ele. Bu da Halet Çambel ile Suat Fetgeri Aşeni’nin fanustan çıkışıydı.
Onlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin olimpiyatlara katılan ilk kadınlarıydı. Eskrimci Halet ile Suat, madalya kazanamadı belki ama dünyayı fethetme hayalleri kuran faşist Hitler’e “Heil” değil, “Hayır” deyip, insanlığı onurlandırdı.
Halet, şöyle anlattı faşizme karşı duruşlarını: “Bize verdikleri Alman mihmandar sporcu kız, bizi Hitler’e takdim etmeyi önerdi. Biz de ‘Hitler rejimi olunca gelmezdik. Ancak hükümetimiz bizi gönderdiği için mecburen geldik’, dedik. Bu yüzden mihmandarımızın önerisini kabul etmedik.”
36 senesinin yazında Hitler’in elini sıkmayı reddeden bu iki cesur kadından Halet, o tertemiz elleriyle toprağı kazıyarak, binlerce yıllık Hitit uygarlığının dilini de çözdü. Ülkenin ilk açık hava müzesini kurup, dünyanın saygı duyduğu büyük bir arkeolog da oldu Halet.
Hiçbir zaman kendisine biçilen sınırlara hapsolmadı. Anadolu köylerinde yerin altındaki karanlıkları aydınlığa eriştirirken, beri yanda da yerin üstündeki karanlığa ışık olmak için didindi. Okuma yazma bilmeyen sayısız insana da el veren bir Cumhuriyet neferiydi.
Büyük usta Yaşar Kemal’in kaleminden okuyalım bir de Halet’i: “Birkaç zaman sonra bir baktım Halet’in dili değişmiş, Halet Toros, Çukurova diliyle konuşuyordu. Sanki Torosların bir köyünde doğmuş büyümüş. Bir de baktım ki Halet bütün köylülerin Halet ablası olmuş. Durumu bozulan, başı belada olan kadınlar geliyorlar. O bölgenin en iyi insanı, en güvenilen insanı, en sevilen insanı. Arkeolojide hep toprak altına bakıyorlar. Bunun bir de üstü var. Genellikle arkeologlar toprakların üstlerini görmüyorlar. Halet toprağın üstünü bir insanın gücü yettiği kadar öğrendi, sevdi. Dünyayı anlamak, sevmek nasıl olmalıdır, öğrenmek isteyene onu da öğretti.
Yer altını güne çıkarmak Halet’in büyük hüneriydi. Yer üstündeki insanlar da ondan yepyeni bir dünya öğreniyordu. Okuldan kaçan, gönderilmeyen kızları okula gönderiyordu. Halkın içinde o bir büyüydü.”
97 yıllık ömrün büyük kısmında Nail Çakırhan ile aynı yastığa ve davaya baş koydu. Türkiye sosyalist hareketinin öncülerinden; Nâzım’ın yoldaşı ve mahpusluk arkadaşı büyük mimar Nail Bey… Halet de 60 yılında yönetime el koyan askerin gadrine uğrayarak, üniversiteden atıldı: “147’likler”den biriydi.
Suat Fetgeri Aşeni’nin sporcu olması kaçınılmazdı. Zira babası Ahmet Fetgeri Aşeni’ydi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün kurucusu, güreşçi ve cimnastikçi.
Berlin’de Halet ile yazdıkları tarih sonrası Suat’ın yazgısı ne yazık ki trajedilerle örüldü. Hitler’in elini sıkmayan o elden, bir kaza kurşunu çıktı.
Nişanlısı Necdet ile oyun oynarken doğrulttuğu babasının revolverinin dolu olduğunu bilemedi.
Ve sanki Attilâ İlhan, o anı yazdı:
“Bir revolver romanımı tamamlıyor
Oyun bitti ışıklarımı söndürdüler
Yokmuşsun gibi gel öldürmek vakti gel”
Bu trajediyi, sinir hastalıkları hastanesinde yenmeye çalıştı. Ardından Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi. Resimler için kapandı.
Tuğamiral Burhanettin Tarı ile evlenip, yeni bir sayfa açmak istedi ve fakat Burhanettin Bey, henüz 54’ünde hayatını kaybetti. Suat, bu yazgıya isyanını “Benim gelişim yanlış/ Tanrım sende kabahat” diyerek, kâğıda döktü.
Çok geçmeden babasını da uğurladı…
Daha 53’ündeyken kendi trajedisi de sona erdi. Suat, Halet’in ömrünün ancak yarısı kadar yaşadı.
Halet Çambel ile Suat Fetgeri Aşeni… Flörelerini, eşit ve adil bir insanlık için çekmiş, iki devrimci kadındı…
Bir zamanlar bu ülkede okul sporları diye bir şey vardı. Gazeteler müsabakalarına geniş geniş yer verirdi! Bugün ise bırakın okul sporlarını, üç büyük kulübün futbol takımları dışında diğer branşlar medyada kendisine yer bulmakta çok güçlük çekiyor. Okul ve spor denildiğinde, Türkiye’de akla gelen ilk isim TED Ankara Koleji’dir. Orta yaş ve üstü kuşak için “kolej” […]
Devamını Oku
Türkiye’de spor denince, malum akla yalnızca futbol gelir. İşte, sahip olduğu büyük potansiyele rağmen Türkiye’nin uluslararası alanda hak ettiği noktaya gelememesinin temel nedeni bu tek boyutlu bakıştır. Oysa Cumhuriyet’in spor hikâyesi çok boyutlu, bütüncül haliyle de daha derin bir anlayışla başlamıştı. Bu başlangıçta başkent Ankara, öncülerdendi. Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin her anlamda bir dışavurumudur; sanatta, mimaride, […]
Devamını Oku
Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır. Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor… Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]
Devamını Oku
Bu şehirde çocuk olmak; sabah okul yolunda yanaklarına vuran ayazı, öğle vakti kaldırım taşlarından yükselen sıcaklığı, akşamüstü göğü saran puslu turuncu vedayı iyi bilmektir. Havasında, gökyüzünde, anıların ve saklı kalmış çocukluk hikâyelerinin peşine düşmek bu yüzden mümkündür. Bir şairin baktığı göğe baktığını, bir tarih sayfasında sözü geçen rüzgârların sana da dokunduğunu bilirsin. Şehrin kendisi gibi […]
Devamını Oku