Giray Kemer
Tüm Yazıları
Sobe

“Eşyalarını topladım. Akşam gel al.” diyen mesajını okuduğumda iş yerindeydim. “Tamam, çıkışta gelirim.” yazabildim. “Hem oğlanı da görürüm.” Cevap yoktu. Zaten uzun zamandır pek bir şey yoktu. Yaklaşık iki aydır tamamen ayrı yaşıyoruz. Alıştım sayılır. Abartmanın âlemi yok. İlk boşanan biz değiliz ya. Yine de kendi evine misafir gibi randevuyla gitmek dokunuyor insana. En son, […]

“Eşyalarını topladım. Akşam gel al.” diyen mesajını okuduğumda iş yerindeydim.

“Tamam, çıkışta gelirim.” yazabildim.

“Hem oğlanı da görürüm.”

Cevap yoktu.

Zaten uzun zamandır pek bir şey yoktu.

Yaklaşık iki aydır tamamen ayrı yaşıyoruz. Alıştım sayılır. Abartmanın âlemi yok. İlk boşanan biz değiliz ya. Yine de kendi evine misafir gibi randevuyla gitmek dokunuyor insana.

En son, protokolü imzalamak için gittiğimiz avukat arkadaşının bürosunda gördüm.

Zayıflamış mıydı? Kıyafetten belki. Daha önce görmemiştim. Yeni almış olmalı.

“Özellikle belirtilmesini istediğiniz bir husus var mı?” dedi avukat kadın.

Gereksiz terimler kullanıyordu. Yok iştirak nafakası, yok edinilmiş mal, yok katılma payı bilmem ne…

“Hayır”, dedim sertçe sözünü keserek.

“Konuştuğumuz gibi. Ev onun, oğlanın velayeti onun, haftada en az iki gün göreceğim. Hafta sonlarını, tatilleri duruma göre konuşuruz. Git gel aptal etmeyelim çocuğu. Olmadı eve gelirim. Oralarda sorun yaşamayız. Bir an önce bitsin sadece.”

Bir an duraksadım. “Madem öyle istiyor…”

Kafasını salladı. Konuşmuyordu.

Akşam eve gittim. Otoparkın kumandası değişmiş. Kapı açılmadı. O ufacık aptal kumanda sanki düğmelerinin arasından kulağıma “Artık her şey değişti burası senin evin değil”, diye fısıldıyordu. Arabayı bin kez girip çıktığım park yerine kırk

manevrayla zor soktum. Yandakine sürtüyordum neredeyse.

Girmeden güneşliğin aynasında son bir kez kendime baktım. Oğlana aldığım hediye paketinin sağını solunu düzelttim. Ceketime gömleğime çeki düzen verdim.

Kapıda elim cebime gitti. Kesik kesik ağlayarak “Defol” dediğinde anahtarlarımı da bırakıp çıkmıştım. Başka ne yapılır ki. Sonradan aklıma geldi.

Zili çaldım.

Diyafonda belli belirsiz sesi. “Babam mı geldi?” Sonra o sonsuz, boş “la” notası.

Sessizlik. Otomatın “ÇAT” sesi. “Babam geldiii!”

Çok sevindim ama gülemedim. Dudaklarım o tarafa kıvrılamıyordu sanki. Timsahların çenesi, atların bacakları ve benim dudaklarım.

Asansöre bindim. Aynada yine kendime yakalandım. Önce otele gidip duş mu yapsaydım?

Ceset gibiyim. Neyse…

Kapı açıldı.

Koşarak kucağıma atladı. Sarıldım. Uzun uzun. O sıkılıp bırakana kadar. “Babaa biliyo musun ben dün balina kafası yedim.”

“Öyle mi?” dedim “Aferin sana!”

En lezzetli yeri burası diye konuşurduk her balık pişirişimizde. Öğrenmiş demek.

“Hoş geldin.” dedi kapının ardından. Buz gibi. Bembeyaz. Boğazlı kazağı. Uzun eteği.

Kollarını göğsüne bağlamış öylece duruyordu.

“Geç içeri.”

Salona girdim. O her zamanki tekli koltuğuna oturdu ben kanepeye. Bacak bacak üstüne attı, elinde sigarası. “Kahve içer misin?” dedi. Oğlanla boğuşurken kafamla olumladım.

“Baba! Hadi saklambaç oynayalım!”

“Tamam” dedim kaldırıp göbeğinden öperken.

Kıkırdarken konuştu.

“Önce sen saklan!”

Mutfağa doğru gidecek oldum. Yapamadım. Eskiden buzdolabıyla duvarın arasına saklanır, onun yemek yapışını da kendime siper alırdım. Bir türlü bulamaz, bulamadıkça ağlardı. O ise kıyamaz, elini dudağıma götürüp sigarasından bir nefes verir, boştaki eliyle “Hadi git, yakalat kendini” gibi bir hareket yapardı. Gülümseyerek odaya geçer ebelemeye çalışır gibi yapıp can havliyle koşuşunu izlerdim.

Şimdi gidecek yer bulamadım. Öylece salonun ortasında kaldım. Sayması bitmeye yakın kütüphaneye doğru seğirttim ama olmadı.

“Önüm arkam sağım solum sobe, saklanmayan ebe!” deyip döndükten hemen sonra “Ordasıın” diye bağırdı sevinçle.

Beceremedim. Yakalandım.

“Sıra bende” dedi sonra.

“Yum.”

Saymaya başladım.

“1… 2… 3… 4… 5… 6… 7… 8… 9… 10…”

Hiç bu kadar yavaş saymamıştım. Eskiden arada mızıkçılık yapar yolda yakalardım.

Yemek masasının altından seçilen yeşil puantiyeli çoraplarını görmezden gelerek yalandan odaya bakındım.

Emlakçı “Valla kullanışlı ev abi. Amerikan mutfak, L salonla bitişik. Arada bir hol var oradan odalarla banyoya bağlanıyor. Üç oda salon. Ferah yani. Burayı kaçırma bence. Madem yeni evlisiniz yarın bir gün çocuk olur. Muhit nezih, rahat edersiniz.” demişti yoran nezaketiyle bir kira bedeli komisyon koparmaya çalışırken.

Sağa sola bakınıp “Allah Allah nerde bu yahu?” diye yapmacık bir şaşkınlıkla holü geçtim. Odalara yürüdüm. Önce çocuk odası. Beşiğini aldığımız gün, beşiği bırakıp arabalı yatağına geçtiği gün, duvara resim yapmayı bırakıp futbolcu posterleri asmaya başladığı gün.

Çalışma masasının üzerinde aldığım hediye paketiyle duruyordu.

“Ödevlerini bitirince açarız” demiştir. Kaşla göz arasında ne zaman söyledi acaba?

Çıktım. Yatak odasına girdim. Eşyalarım iki bavula konmuş yanında birkaç poşetle yatağın başucunda duruyordu. Yatağımızın. Hiç oturulmayan, sadece üzerine eşya atılan geceleri üst üste yığılan gömleklerimin kollarına sokak lambasının ışığının vurmasıyla gölgesi şişman bir hayalete benzeyen sandalye orada bomboş, tertemiz duruyordu.

Karşısına geçtim. Dizlerimin bağı çözüldü. Çöküp kaldım. Yatağa oturdum. Onun tarafına. Hiç değiştirmezdi. Baktım. Tek yastık vardı.

Tuvalet masasının üzerindeki aynaya takıldım sonra. Oda aynıydı. Ben. Yatak. Sandalye. Koku. Peki ya o bavul? Aynadaki aksimize baktım bir süre daha.

Çıktım. Odadan. Holden. Yürüdüm. Salondalardı.

O her zamanki koltuğunda, oğlum benim yerimde. Arkasına yaslanmış. Yere yetişmeyen bacaklarını uzatmış. Önündeki sehpada kahvem. Sade.

Kafasını iki yana sallayıp gülüyordu.

“Kaybettin baba. Sobe.”

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara’yı Nasıl Sevdi?

Biri demişti ki: “Ben gömleklerimi şehirlerden daha çok seviyorum.”  Şairdi ve çok haklıydı.  Bakış açısı bu olmalı.  Biliyordu ki olay “şey”de ya da mekânda değil, kişide; yani “şey”den hikâyeyi çıkaracak olanda biter. Hâsılı, meraklısı değiliz bir şehri böyle canhıraş savunalım, içerisinde bakılabilecek, yapılabilecek bir şey bulamamanın; bulamayanın kendisiyle ilgili bir sorun olduğunu geniş geniş anlatmak […]

Devamını Oku
Sobe

“Eşyalarını topladım. Akşam gel al.” diyen mesajını okuduğumda iş yerindeydim. “Tamam, çıkışta gelirim.” yazabildim. “Hem oğlanı da görürüm.” Cevap yoktu. Zaten uzun zamandır pek bir şey yoktu. Yaklaşık iki aydır tamamen ayrı yaşıyoruz. Alıştım sayılır. Abartmanın âlemi yok. İlk boşanan biz değiliz ya. Yine de kendi evine misafir gibi randevuyla gitmek dokunuyor insana. En son, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Çocuklar Düşe Kalka Büyür!

Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır.   Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor…  Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]

Devamını Oku
Sen Olabilirsin

Bu şehirde çocuk olmak; sabah okul yolunda yanaklarına vuran ayazı, öğle vakti kaldırım taşlarından yükselen sıcaklığı, akşamüstü göğü saran puslu turuncu vedayı iyi bilmektir. Havasında, gökyüzünde, anıların ve saklı kalmış çocukluk hikâyelerinin peşine düşmek bu yüzden mümkündür. Bir şairin baktığı göğe baktığını, bir tarih sayfasında sözü geçen rüzgârların sana da dokunduğunu bilirsin. Şehrin kendisi gibi […]

Devamını Oku