Ahmet İnam
Tüm Yazıları
Yunus Emre’yle Ankara’ya Durduk
Ana Sayfa Tüm Yazılar Yunus Emre’yle Ankara’ya Durduk

Yunus’un bir beytine dayanarak geliştirdiğim insan anlayışını konuşmak için New York’a, New School For Social Research’teki bir toplantıya gitmiştim. Yunus’un ele aldığım beyti şuydu:  “Geçer iken Yunus şeş oldu dosta Ki kaldı kapuda andan içerü” Geleceğimi duyan New School’da doktora yapan eski bir öğrencim bana New York’u tanıtmak için program hazırlamış, birçok tanıtım broşürü göndermişti. […]

Yunus’un bir beytine dayanarak geliştirdiğim insan anlayışını konuşmak için New York’a, New School For Social Research’teki bir toplantıya gitmiştim. Yunus’un ele aldığım beyti şuydu: 

“Geçer iken Yunus şeş oldu dosta

Ki kaldı kapuda andan içerü”

Geleceğimi duyan New School’da doktora yapan eski bir öğrencim bana New York’u tanıtmak için program hazırlamış, birçok tanıtım broşürü göndermişti. Sağ olsun, “bilinen” yerleri dolaştık onunla. Ayrılmama iki gün kala “sen git, biraz tezine çalış, ben bir başıma kalayım” dedim. Vedalaştık. Son iki gün gönlümle dolaştım, Yunus’un dediği gibi “şeş oldum dosta.” (Şeş olmak, rastlamak!) Bir başına kaldığım iki gün New York dostum oldu. Kentin “kapısında” durdum. Herhangi bir yerinde. Her kente herhangi bir yerinden girebilirsin. Herhangi bir yer kent kapısı olabilir, benim gibi düşçüler için. Durulur kapısında Yunus gibi. Kalınır. Kent duyulur oradan. “Derinliğine”, “içine” dokunulur. Oradaki mekâna, tarihe, umuda, insana, insanın canına, yaşayan tüm canlılara, Dünya gezegeninin canına dokunulur.

New York’ta kentin ruhunu, tinini (manevi havasını) duydun mu diye sorarsanız, iki günde duyduğum New York’u ne bir Amerikalı ne bir Türk ne de herhangi bir dünya vatandaşı duyabilir. O New York benim düş evrenimde mahfuzdur. Zaman zaman bölünse de altmış yıldır yaşadığım Ankara’yla elbette bağları vardır. Bir kenti “iki günlüğüne” duymakla, altmış yıldır duymak arasındaki ayrımla ilgilidir. Gönülle duymaktır asıl mesele. Yunus’un dediği gibi “geçer iken” “şeş” olmaktır, dosta, herhangi bir kentte. Dost her yerde her kenttedir (Yâr belli bir kentte olabilir, örneğin Urfa’da, ne denmiştir: “Urfa’yı Hak saklasın/Bir yârim var içinde”). Dost, bir insan olabildiği gibi, bir kedi de olabilir, bir ağaç da bir kuş da. Bir saatlik, bir anlık kent gezintisinde de rastlanabilir dosta. Onunla kentin içine girebilirsiniz. İçini duyabilirsiniz. Belki bir ima ile gelir, ondan size ulaşan duygu dalgaları.

Ankara’da yalnız gönlümle dolaşmadım, Ankara’nın gönlünü duymaya çalıştım. Her kent için bu mümkün değil. Geçip gittiğiniz yerlerin gönlü, yurt tuttuğunuz mekânın gönlüyle yaşanıyor. Ben bir Türkmen’im. Bozkır toprağının kokusu bedenime sinmiştir. Bozkırdaki derelerin çevresinde kavaklar, yazın güneşte yanan toprağın sıcağını duyarak altında gönlünüzle oturduğunuz kavaklar. Ben gönlümle bozkır pınarlarının serinliğinde otururum. Yahya Kemal üstat, İstanbul’da Boğaz’ın tepelerinde sevgilisini özler:

“Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde

Sen nerdesin ey sevgili yaz günleri nerde”

Ben hüzünlenmem. Toprağa, ondan gelen cana, canlılığa, yaşam pınarlarına dokunduğum sürece, içimdeki yaşam atılımı hiç bitmez. Acı duyarım elbette. Yaşama sevinci acı duymadan olmuyor. Ama acıyı bal eyleyen toprağın üzerine yatıp, boynunu uzatarak kendini var etmeye çalışan gelinciğe dokunduğunuzda, kentinize, insanınıza, gezegeninize, evrene dokunmuş oluyorsunuz.

İşte Ankara’da birazdan rüzgârla yaprakları uçup gidecek bir gelinciğe bakıp Yunusça şöyle diyorum.

Yazarın Diğer Yazıları
Aşk açan Ankara güzü

“Nasıl saklarım sonbahar olduğumu” diye yazmışım defterime. İstanbul’da, on beş yaşındayken. İnsan nasıl sonbahar olur on beş yaşında? İstanbul’da, Çengelköy’de. Yakınlarındaki Kanlıca’da Yahya Kemal:  Günler kısaldı…Kanlıca’nın ihtiyarları Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları  demişti. On beş yaşındaki Ahmet de şöyle söylüyordu: Hayat masaldı…Çengelköy’ün bahtiyarları Acıyla yaşamada gelen sonbaharları Gençtim. Düşçüydüm. Düşlerle bahtiyardım. Oysa yaşam acılıydı. O […]

Devamını Oku
Ankara’da Bir Yaz Sabahı

Denir ki kıştır düşünceyi derinleştiren, Descartes gibi uzun kış gecelerinde yoğun düşüncelere dalarsınız. İçinize döndürür kış sizi. “Dışarı” çıkamadığınız için içinizde kalırsınız. Kış en yakışandır, felsefeye düşünceye. Belki de sonbahar. Bir hüzün çöker. Ağaçlar yaprak döker. Günler kısalır. Ölümü hatırlarsınız. Geçen günler, bu “gelimli gidimli” dünyada sizi yaşadıklarınızı sorgulamaya götürür, anımsamaya. Hâşim gibi mırıldanırsınız: “Bize […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Eylül gelince Ankara gençleşir

Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]

Devamını Oku
Ankara’da güz, edebiyat ve zaman

UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]

Devamını Oku