Yunus’un bir beytine dayanarak geliştirdiğim insan anlayışını konuşmak için New York’a, New School For Social Research’teki bir toplantıya gitmiştim. Yunus’un ele aldığım beyti şuydu: “Geçer iken Yunus şeş oldu dosta Ki kaldı kapuda andan içerü” Geleceğimi duyan New School’da doktora yapan eski bir öğrencim bana New York’u tanıtmak için program hazırlamış, birçok tanıtım broşürü göndermişti. […]
Yunus’un bir beytine dayanarak geliştirdiğim insan anlayışını konuşmak için New York’a, New School For Social Research’teki bir toplantıya gitmiştim. Yunus’un ele aldığım beyti şuydu:
“Geçer iken Yunus şeş oldu dosta
Ki kaldı kapuda andan içerü”
Geleceğimi duyan New School’da doktora yapan eski bir öğrencim bana New York’u tanıtmak için program hazırlamış, birçok tanıtım broşürü göndermişti. Sağ olsun, “bilinen” yerleri dolaştık onunla. Ayrılmama iki gün kala “sen git, biraz tezine çalış, ben bir başıma kalayım” dedim. Vedalaştık. Son iki gün gönlümle dolaştım, Yunus’un dediği gibi “şeş oldum dosta.” (Şeş olmak, rastlamak!) Bir başına kaldığım iki gün New York dostum oldu. Kentin “kapısında” durdum. Herhangi bir yerinde. Her kente herhangi bir yerinden girebilirsin. Herhangi bir yer kent kapısı olabilir, benim gibi düşçüler için. Durulur kapısında Yunus gibi. Kalınır. Kent duyulur oradan. “Derinliğine”, “içine” dokunulur. Oradaki mekâna, tarihe, umuda, insana, insanın canına, yaşayan tüm canlılara, Dünya gezegeninin canına dokunulur.
New York’ta kentin ruhunu, tinini (manevi havasını) duydun mu diye sorarsanız, iki günde duyduğum New York’u ne bir Amerikalı ne bir Türk ne de herhangi bir dünya vatandaşı duyabilir. O New York benim düş evrenimde mahfuzdur. Zaman zaman bölünse de altmış yıldır yaşadığım Ankara’yla elbette bağları vardır. Bir kenti “iki günlüğüne” duymakla, altmış yıldır duymak arasındaki ayrımla ilgilidir. Gönülle duymaktır asıl mesele. Yunus’un dediği gibi “geçer iken” “şeş” olmaktır, dosta, herhangi bir kentte. Dost her yerde her kenttedir (Yâr belli bir kentte olabilir, örneğin Urfa’da, ne denmiştir: “Urfa’yı Hak saklasın/Bir yârim var içinde”). Dost, bir insan olabildiği gibi, bir kedi de olabilir, bir ağaç da bir kuş da. Bir saatlik, bir anlık kent gezintisinde de rastlanabilir dosta. Onunla kentin içine girebilirsiniz. İçini duyabilirsiniz. Belki bir ima ile gelir, ondan size ulaşan duygu dalgaları.
Ankara’da yalnız gönlümle dolaşmadım, Ankara’nın gönlünü duymaya çalıştım. Her kent için bu mümkün değil. Geçip gittiğiniz yerlerin gönlü, yurt tuttuğunuz mekânın gönlüyle yaşanıyor. Ben bir Türkmen’im. Bozkır toprağının kokusu bedenime sinmiştir. Bozkırdaki derelerin çevresinde kavaklar, yazın güneşte yanan toprağın sıcağını duyarak altında gönlünüzle oturduğunuz kavaklar. Ben gönlümle bozkır pınarlarının serinliğinde otururum. Yahya Kemal üstat, İstanbul’da Boğaz’ın tepelerinde sevgilisini özler:
“Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde
Sen nerdesin ey sevgili yaz günleri nerde”
Ben hüzünlenmem. Toprağa, ondan gelen cana, canlılığa, yaşam pınarlarına dokunduğum sürece, içimdeki yaşam atılımı hiç bitmez. Acı duyarım elbette. Yaşama sevinci acı duymadan olmuyor. Ama acıyı bal eyleyen toprağın üzerine yatıp, boynunu uzatarak kendini var etmeye çalışan gelinciğe dokunduğunuzda, kentinize, insanınıza, gezegeninize, evrene dokunmuş oluyorsunuz.
İşte Ankara’da birazdan rüzgârla yaprakları uçup gidecek bir gelinciğe bakıp Yunusça şöyle diyorum.
Açık açık sorayım: Siz yeniyi eskiticilerden misiniz? Yeniyi hiç yaşayamayanlardan? Dokunduğunuz her şeyi eskitenlerden? “Zaten güneşin altında yeni bir şey yok” diyenlerden. Öyle mi diyorsunuz? Öyleyse göğün üstüne bir bakınız. Evren yeniyi deniyor. Evren o demek: Yeniyi deneyen. Gördüğümüz düzenlilikler, hani doğa yasaları dediğimiz, her an yenileniyor. İlkbahar, yaz, sonbahar kış. Devreden bir şey var. […]
Devamını Oku
On sekiz yaşımda Ankara’da düşünceye düştüğümde (1965), Ankara bozkırdı. Aydınlıktı. Toprak kokuyordu. Kuytuları vardı. Saklanılacak dip köşeleri… Nasıl düşünmez insan, bundan altmış yıl öncesinin Ankara’sına düşer de… Orada üşür, orada öğrenir, orada duyar da… Bir dur durak bilmez düşüngen olarak bin dokuz yüzün altmışlı yetmişli yıllarında Cebeci’deki Milli Müdafaa Vekâleti’nin öğrenci yurdundan sabahın köründe çıkıyorum. […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku