Yıllar önce Girit’in sahil şehirlerinden birinde topluca okul gezisine çıkmış liseli öğrencilerle karşılaşmıştım. Yunan gençlerinin bir örnek giydikleri siyah tişörtlerinin arkasında şu cümle yer alıyordu: “Öğrenci olmanın en güzel yanı; haziran, temmuz ve ağustos ayı!” Yaz mevsimi sadece öğrenciler için değil, her yaştan insanın özlemle beklediği dönemi kapsıyor. Uzun sonbahar, kış ve ilkbahar boyunca beklenen […]
Yıllar önce Girit’in sahil şehirlerinden birinde topluca okul gezisine çıkmış liseli öğrencilerle karşılaşmıştım. Yunan gençlerinin bir örnek giydikleri siyah tişörtlerinin arkasında şu cümle yer alıyordu:
“Öğrenci olmanın en güzel yanı; haziran, temmuz ve ağustos ayı!”
Yaz mevsimi sadece öğrenciler için değil, her yaştan insanın özlemle beklediği dönemi kapsıyor. Uzun sonbahar, kış ve ilkbahar boyunca beklenen sayılı günlerin çekici bir adı var:
“Yaz tatili!”
Yağmurlar, karlar, fırtınalar, soğuk havaların kahrı hep güzel bir yaz olsun umuduyla çekilir. İstanbul’un eskimeyen yazlık beldesi olan Prens Adaları Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada’nın müdavimleri birbirlerini ilk gördüklerinde şöyle selamlaşırlar:
“Merhaba, hoş geldiniz iyi yazlar!”
Umutla beklenen aylar geldiğinde ülkenin sahil yerleşimlerinin nüfusu artar. Başta Ankara olmak üzere büyük şehirler boşalır. Ülkede siyasetin nabız atışları en çok Çankaya’da hissedilir. Bu yüzden de Ankara’nın kalbi Çankaya’dır!
Parlamentonun kapanmasıyla birlikte devlet dairelerinin koridorları da tenhalaşır. Şehir ferahlar. Ankara’nın tadı da bu dönemde çıkar. Tabii ki o anların değerini bilenler yazın da kendi şehrinde kalmayı seçenlerdir.
Polonya’nın eski başkenti olan Krakow için söylenen bir söz vardır: Krakow’a yazın turistler gelir. İlkbaharda âşıklar, sonbaharda sanatçılar… Kışın ise bu şehrin gerçek güzelliğinin tadına varabilen seçkin insanlar gelir!
Yaz aylarında yoğunluğu azalmış Ankara’nın gerçek güzelliğini bilenler başkentin yolunu tutarlar… Kışları Bodrum, Marmaris, Antalya, Alanya gibi ünlü tatil yerleşimlerinde yaşamayı seçenlerden bazıları yaz geldiğinde kaçarcasına buraları terk edip, büyük şehirlerdeki evlerinin tadını çıkarmaya koştukları biliniyor. Kimler diye sorulacak olursa isim isim sayamam ama çok ünlü bir “Bodrumcu” olan değerli akademisyen Mina Urgan’ı söyleyebilirim. Mina Hanım leyleklerle birlikte İstanbul’a gelir yazı Moda’daki evinde geçirdikten sonra yine göçmen kuşların dönüşüne eşlik ederek Bodrum’a giderdi.
Yaza olan sevgi ve bağlılığın elle tutulur gözle görülür yanları vardır. Yaz güzelleştirir. Ankaralı değerli müzisyen Alpay, muhtemelen yazı şehrinde geçirdi bir dönemde yaptığı bestesinde tatile giden sevgilisine “…sen döndün şehre, kararmış renginle yazdan kalan güzelliğinle” diye seslenir.
Yakın zamanda yeniden seslendirdiği “Yaz aşkı” adlı şarkısında Ege, tatil yörelerinde yaz-kış yaşamak zorunda kalan gencin feryadını dile getirir: “Gideceğini bile bile bu aşka başlamam/ Ne seni ne kendimi ateşe atamam/ Anla beni yaz aşkım!”
Yaz ayları umutla başlar hüzünle biter. Çünkü her ayrılık kötüdür. Hele yazdan kalan güzelliklerden ayrılmak her halde en zoru olmalı.
Bu yıl yani 2025 yazı ateşler içinde başladı. Başta Ege Bölgesi olmak üzere, cennet ülkemiz cehenneme döndü. Alevler ormanlarla birlikte yerleşimleri de yuttu. Can kayıpları yaşandı. Ama tam olarak kaç “can” kaybettik bilmiyoruz. Ormanların içinde yanarak ölen memeliler, kuşlar, sürüngenler, böcekler için veriler yok. Onları “ölmüş” kabul etmiyoruz, “telef oldu” diyoruz.
İnsanlar yaşadıkça “umut” var olacaktır. Çünkü hiçbir yangın insanların içindeki umudu yakamaz. Başka türlü yaşama tutunmak mümkün olamaz. Yazının başında yaz mevsimiyle umut arasında bağlantıdan söz etmiştim. O halde şöyle diyelim:
“Yaz bitmesin, umut da!..”
Ankara’ya dışarıdan bakanlar, hele ki diğer şehirler bin bir renkli kaosundan gelenler ön yargıyla, Başkent’e hemen bir etiket yapıştırabilirler: -Gri şehir! Onlara göre burası sadece bürokrasinin, takım elbiselerin, asık suratlı binaların ve imzalanmayı bekleyen evrakların başkentidir. Denizi yoktur, martısı azdır, acelesi yoktur… Ama çok fena yanılırlar. Çünkü Ankara gri değil, “umut” rengidir. Taa 23 Nisan […]
Devamını Oku
Ankara, ülkenin tam ortasında bir başkent olmaktan ibaret değildir. Bu şehirde iyilik, yüksek sesle söylenmez; çoğu zaman yüzüne bakıp geçersiniz ama o siz yürürken omzunuza hafifçe dokunur. İç Anadolu’nun kuru rüzgârı gibi, görünmez ama hissedilir. Ankara’nın iyiliği de böyledir: “Sessiz, derin ve inatçı!” Bir şey daha vardır ki Ankara’yı Ankara yapan, yürüyüşler! Bunlar umudun peşinden […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku