1975 Eurovision Türkiye elemelerinde halk jürisinin seçtiği şarkı ‘Yarınlar Bizim’ olmuştu. Gelecek günlere ilişkin umut dolu sözlerinin yanı sıra devrimci marşları çağrıştıran ezgisi ile bugün bile hemen akla geliyor. Şarkıyı besteleyip söyleyen Ali Rıza Binboğa’nın sempatik olduğu kadar mücadeleci görünüşü bir yana, “Yarın” kelimesinin çekiciliğinin de halkın gönlünü çelmesinde bir katkısı olmuş olsa gerek… 1975 […]
1975 Eurovision Türkiye elemelerinde halk jürisinin seçtiği şarkı ‘Yarınlar Bizim’ olmuştu. Gelecek günlere ilişkin umut dolu sözlerinin yanı sıra devrimci marşları çağrıştıran ezgisi ile bugün bile hemen akla geliyor. Şarkıyı besteleyip söyleyen Ali Rıza Binboğa’nın sempatik olduğu kadar mücadeleci görünüşü bir yana, “Yarın” kelimesinin çekiciliğinin de halkın gönlünü çelmesinde bir katkısı olmuş olsa gerek…
1975 Mart’ında ülkenin yönetimi “Türkiye’de yükselen sol siyasete yönelik CHP’nin yeniden iktidar olmasını engellemek ve yakın bir tehlike olarak gördükleri Türkiye’de komünizmin gelişmesini durdurmayı” (Vikipedi) amaçlayan Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin birincisine geçti. Ankara’da yatılı lise öğrencisi olarak geçirdiğim yılların siyasi arka planını oluşturan MC dönemini günümüzdeki otoriterliğe benzetenler az değil. Ancak, Human Rights Watch gibi uluslararası gözlemci kuruluşlar 70’lerin ikinci yarısını demokratik sistemin işleyişi açısından hiç de fena olarak değerlendirmiyorlar. Oysa, içinde yaşamış olanlar arasında dönemi adeta yavaşlatılmış bir iç savaş ortamı gibi hatırlayanlar çoğunlukta; bu görünürdeki çelişkiyi bir siyaset bilimciye sorduğumda, demokrasinin kurumsal yapısının o sırada ayakta olduğunu, günümüzdekinden farklı olarak örneğin kuvvetler ayrılığı gibi temel ilkelerin işlemekte olduğunu söyledi.
Kutuplaşma ve çatışmaların binlerce cana mal olduğu dönemi bir yerde (yüz binlerce insanı hapishanelere atarak, canları alarak, demokrasiyi askıya alıp sıkıyönetim hukuku ile) sona erdiren 12 Eylül Cunta müdahalesine birçok farklı toplumsal kesim tarafından hoş geldin muamelesi yapılmasını can derdine düşmüş olmakla, yarına, işlerin bir biçimde iyi gideceğine olan inancı ve bunu gerçekleştirebileceğin olan umudu giderek kaybetmekle açıklamak fazla mı basit olur? Herhalde.
Yine de, dillerde bir yandan “Yarınlar Bizim” varken, bir yandan İlhan İrem’in 1976’da yayınlanan “Yazık Oldu Yarınlara”sının yayılması şimdiden bakınca yarın’a ilişkin bir ‘umut ekseni kayması’nın 1980’den önce, daha o sırada başlamış olabileceğini düşündürüyor. Nitekim aynı dönemde giderek sertleşen toplumsal ve siyasi mücadeleden akılda kalanlar kıyımlar, suikastlar ve cinayetler, kaybedilen arkadaşlar olduğunda, tam o andaki duygu halinin de Yarınlar Bizim’dekinden başkalaşmakta olabileceğini söyleyebiliriz. Müziksever okurlar İlhan İrem’in şarkısında bir aşk acısını anlattığını söyleyebilirler: “Hani biz bir bütündük/ Su ile toprak gibi/ Döküldük dile düştük/ Bir solmuş yaprak gibi…” Yine de anlamını birbirini sevmiş iki insanın ayrılığında aynı topraklardaki acımasız çatışma ortamının yarattığı toplumsal yarılmayı görmek, bakan gözün yaşamış olduklarına bağlı olarak mümkün.
HHH
Çok okunan, beğenilen kitap, şarkı ve dergi adları dönemin duygusal ihtiyacını, ihtiyacı karşılayan hayal ya da fanteziyi de yansıtıyor. O yıllardaki sol hareketler arasındaki en önemli tartışmalardan birisinin “faşizm tırmanıyor mu, yoksa zaten tepeden inmiş durumda mı” olduğunu düşünürsek, yarın’a bakışın bir sağkalım mücadelesinin etkisi altında kalmaması mümkün gözükmüyor. 1976’ya bir kez daha dönersek, bir başka ‘yarın’, Yarın Yarın (Pınar Kür) romanında karşımıza çıkar. Dönemin ‘okumuş solcu’ gençlerinin duygu ve düşünce dünyasını şöyle bir silkelemiş olan Yarın Yarın, 12 Mart’ın şiddetinin üzerinden birkaç yıl ancak geçmişken bile ‘umudu, değişimi ve bireysel özgürlüğü’ dile getirebiliyordu.
HHH
Yarın’ı düşünüp düşünmemenin pek elimizde olmadığını, yarın’ın (şimdi ve burada olmayan, ama her an olabilecek olanın) bir yolunu bulup hayatımızdaki yerini gecikmeden aldığını gösteren bu durumun bir benzerini yine Yarın adıyla, bu sefer 1982’de, Ankaralı bir dergide bulmuştum. Darbenin karanlığı henüz koyuluğunu pek kaybetmemişken Yarın’ı bir sosyalist kültür dergisi olarak bulup okuduğumda hissettiğim mutluluğu net biçimde hatırlıyorum. Tıp fakültesinin son sınıfındaydım; sesi kısılmış geniş kitlenin içinde, üzerimize yığılan heyelan toprağının altında kaybolup gitme korkusunu hissettiğim günlerdi. Dergiyi görür görmez ben de sesimi çıkartabilirim demek ki diye yüreklenmiş, karikatürlerimden yollamaya karar vermiştim; bir sayfaya birden çok karikatürü yerleştirip çizgili bir makale oluşturma denemelerime yeni başlamıştım. Yanda resmini gördüğünüz kapak içi sayfayı yapışımı, ama asıl o günün coşkusunu, her birimizin ruhsal bütünlüğünü çektiğimiz sıkıntıdan, gördüğümüz baskıdan koruyan yarına ilişkin bir şey yapabilme duygusunu hatırlıyorum.
xxx
Yıllar içinde dönüp dolaşıp dün’ün yarın’ına, bugüne ulaştığımızda, yine bir toplumsal baskı ve ruhsal şiddet sistemi ile karşı karşıyayken, bir kez daha yarın’dan söz etmek paradoksal gelebilir. Dünkü seçimlerimizin ve dün ile nasıl başa çıktığımızın hayatımıza anlam verdiğini düşünüyorsak, bugün de yarın için benzer şekilde hareket edebiliriz. Bugünün dayatmaları ile yarını düşünemez, düşünmeye fırsat bulamaz hale gelmek, her türden şiddete maruz kalmanın kaçınılmaz sonuçlarından birisi. O zaman dayanmanın, yarına yıkılmadan ulaşmanın yolu, bu şiddete karşı koyarken bir yandan seçimlerimizde yarını düşünmekten, yarının şarkılarını söylemekten geçiyor.
Ankara’nın o sırada yeni mahallelerinden Yenimahalle’de yaşayan akrabalarımıza ziyaretlerde mahallenin adının verdiği bir olumlu havayı hissettiğimi hatırlıyorum. Yeni olan şeylere ilgi duymakla bildik olandan şaşmamak arasında kaldığım, düşüncemin somutlaştırmayı esas aldığı zamanlar, okumayı bile öğrenmemişken. İzmir treninin en soğuk durağı Eskişehir’in eski olmasıyla soğukluğunu bağdaştırmam gibi. Soğuk ve sıcak arasındaki bağlantıyı da eski/yeni, bayat/taze ikileminden […]
Devamını Oku
“Ah, o zamanlar çok daha yaşlıydım ben, şimdi çok daha gencim…” (Bob Dylan, My Back Pages/Arka Sayfalarım’dan). Bir vakitler, Ankara’dan İstanbul’a göç edenlerden sıkça duyduğum, duydukça kıskanç bir azımsamayla tepki verdiğim saptama: “Ankara’daki dostluklar başkadır. Buralarda o dostluk yok. Her şey (para, çıkar, statü vb.) …” Nasıl olur, başka yerlerde dostluk, arkadaşlık yok mu, […]
Devamını Oku
Ses değişti, yüz değişti, yürüyüş ağırlaştı. Eller büyüdü, gözler yoruldu, omuzlara yılların yükü yerleşti. Hayat silkeledi, ruhun tozlandı. Yırtıp attığın takvim yapraklarını saydın, çok olmuş. Fakat bir inat var içinde. Onca değişikliğe rağmen öyle bir şey yapıyorsun ki, hiç değişmediğini sanıyorlar. Yorgun gözler aynı ışıkla bakıyor, büyük eller aynı şefkatle uzanıyor. Omuzlar biraz düşük belki, […]
Devamını Oku
Nisan, bu memlekete yalnızca baharı getirmez. Biraz ferahlık, biraz hatırlayış, biraz da içimizi usulca yoklayan bir umut getirir. Kışın içimize sinen ağırlık çekilirken, dallar hafifçe yeşile döner, rüzgâr sertliği bırakır, gökyüzü yeniden bir açıklık kazanır. Sonra takvim usulca 23’ü gösterir. İşte o gün nisan, yalnızca bir ay olmaktan çıkar; bir milletin hafızasına, bir çocuğun gülüşüne, […]
Devamını Oku