Yalın Gündüz
Tüm Yazıları
Ulak

Her yer bembeyaz kar, oysa bu uğur-suz bir Pazar. Ben bunu henüz bilmiyorum, o günün beni nasıl dönüştüreceğini de. Topu topu on altı yaşında, üniversite sınavına hazırlanan lise son sınıfta, bıyıkları yeni terleyen bir delikanlıyım çünkü; dünyam, masabaşı lambası altında matematik, kimya, fizik soruları çözmekten ibaret. Çalışma odamın duvarında bantla iliştirilmiş büyük beyaz bir sayfada […]

Her yer bembeyaz kar, oysa bu uğur-suz bir Pazar. Ben bunu henüz bilmiyorum, o günün beni nasıl dönüştüreceğini de. Topu topu on altı yaşında, üniversite sınavına hazırlanan lise son sınıfta, bıyıkları yeni terleyen bir delikanlıyım çünkü; dünyam, masabaşı lambası altında matematik, kimya, fizik soruları çözmekten ibaret. Çalışma odamın duvarında bantla iliştirilmiş büyük beyaz bir sayfada dev harflerle şöyle yazılı: ODTÜ Endüstri Mühendisliği’ne gireceğim! Bizler, önüne konan otu yiyerek müsabakalara hazırlanan birer yarış atı olduğumuzdan dershane hocamız böyle bir öneri getirmiş, her gün daha da hızlı koşmamız için. 

Değerli Gülten Akın lise sondaki halime de yakıştırır mıydı, ah kimselerin vakti yok, durup âşık olmaya… Sınav senesinin ilk günlerinde dershanede tembihlendiği gibi gönül işlerini hazirandaki sınav sonrasına bırakmaya çok kararlıyım ben de. Gönül bu, kolaysa gel de anlat: “On sekiz yaşın nisan günleri / Dünya bir kızın gözlerinden ibaret”1 Bense birini beğenir gibi olunca onu hemen aklımdan uzaklaştırmaya, o gün beni bekleyen test sorularına odaklanmaya çalışıyorum. 

Aşk meşk de yasak olunca, tek, ama tek bir suçlu hazzım var: Lise birden beri hem okuyup hem kendimce defterlere çiziktirdiğim şiir sevgim. Ve o dünyamın tek bir egemeni var. Bana test kitaplarının anlatmadığı Memleketimden İnsan Manzaraları’nı anlatan. Öyle bir egemen ki, onun ülkesinin henüz lisede sekiz ciltlik tüm şiirlerini bitirmiş bir okuru, bir bireyi olmak büyük bir onur. Sınava hazırlandığım o yıl şiirden duyduğum suçlu haz Nâzım Hikmet kitaplarıyla daha da perçinleniyor, çünkü 12 Eylül sürecini yaşamış ODTÜ’lü bir ailenin çocuğu olarak kitapları okula götürmemem, ortalıkta bırakmamam tembihlenmiş. Elimdeki sekiz cilt sanki çok uzaklardaki başka bir uygarlığa özgü, gizli, şifreleri olan yazıtlar ve ben de bunları bilen ama henüz paylaşamayan bir ulağım, aynen böyle hissediyorum. On altı yaşındaki bu ulak, test kitaplarından başını kaldırıp verdiği aralarda, sesini birinin duymasını umarak, yazıtlardaki mesajı ezberlemiş halde, çatı katındaki odasında yüksek sesle bağıra bağıra okuyor:

Onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar;
korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar
ve kahreden yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.

Her okuyuşumda kendi sesimin çınlamasından tüylerim diken diken oluyor; gözlerim buğulansa da titreyen sesimle Kuvâyi Milliye Destanı’na devam ediyorum. Soru kitapçığımın başına yeniden oturuyor, on altısında incecik bir boynun ucundaki koca kafamın gölgesi çözdüğüm soruların üzerine düşerken bir yandan mırıldanıyorum:

Antepliler silahşor olur / Antepliler yiğit kişilerdir.

karayılan karayılan olmazdan önce / antep köylüklerinde ırgattı,

belki rahatsızdı, belki rahattı 

bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular,

yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi / ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

yiğitlik atla, silahla olur / onun atı, silahı, toprağı yoktu.

boynu yine böyle çöp gibi ince / ve böyle kocaman kafalıydı

karayılan karayılan olmazdan önce.

Şiir ülkemizin egemeni Nâzım’ın da böyle bir ocak günü doğduğunu hatırlayıp gülümsüyorum. O sırada annem beni öğle yemeğine çağırıyor. Yemeğe henüz oturmuşken televizyonlar yayını kesiyor ve Uğur Mumcu’nun arabasına konan bombayla hain bir suikast kurbanı olduğu haberini veriyor. Annem, babam buz kesmiş, televizyonun sesi dışında evde çıt çıkmıyor. Öfkem yükseliyor, çok iyi biliyorum ki Uğur Mumcu da benim ulağı olduğum ülkeden geliyor. İçimden fısır fısır devam ediyorum:

ateşi ve ihaneti gördük

ve yanan gözlerimizle durduk

bu dünyanın üzerinde.

O 24 Ocak günü, çok hızlı büyüyorum; birkaç günde erişkin oluyorum. Hapislerde geçen on iki yıl sonrası önünde onu bekleyen daha uzun tutsak yıllar olması nedeniyle Nâzım’ın açlık grevine başladığını, bu durum üzerine duygulanan Bedri Rahmi’nin bir şiir yazdığını, o şiirinse seksenlerin başında Zülfü Livaneli’nin ezgileriyle Yiğidim Aslanım olarak ölümsüzleştiğini öğreniyorum. Livaneli’yi o yıllarda Paris’teki sürgün evinde ziyaret eden Uğur Mumcu’nun besteyi dinleyip “sadece Nâzım’a değil, bütün devrim şehitlerine ağıt olmuş” diyerek gözyaşlarına boğulduğunu okuyorum. İşte adıyla efsaneleşecek ağıda ilk kendi ağlayan Mumcu’yu o buluşmadan on yıl kadar sonra iki yüz bin Ankaralıyla beraber Yiğidim Aslanım’la yutkuna yutkuna uğurluyoruz. 

O gün bugündür, onun “cesur bir kez, korkak bin kez ölür” sözü her 24 Ocak’ta yeniden ve yeniden yüreğimde çınlıyor. O ilk uğur-suz günden birkaç yıl sonra, bir 19 Mayıs’ta Livaneli’nin Ankara Hipodrom konserinde hemen yanı başımızdaki Anıtkabir’in gece ışıklarına parmağımızı uzatarak yüz binlerce Ankaralıyla bu sefer Mustafa Kemal için de bir ağızdan söylediğimiz bir ağıt oluyor: “Yiğidim aslanım burda yatıyor.” 

On altı yaşındaki ulak erişkinliğe adım attığı o günlerden beri Mustafa Kemal’in, Nâzım Hikmet’in, Uğur Mumcu’nun, Zülfü Livaneli’nin mesajlarını ezberine aldığı şiirlerle işte bu ocak günü hâlâ taşımaya devam ediyor, ve her ocak, devam edecek.

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

bir tarla sıçanı kadar korkak olan

fırlayıp atlayınca ileri / bir dehşet aldı anteplileri

seyirttiler peşince / düşmanı tepelerde yediler

ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp

bir tarla sıçanı kadar korkak olana

“şair olmuş” dediler…2

1-Talip Apaydın

2-“Nâzım Okuyan Çocuk”, Yalın Gündüz

Yazarın Diğer Yazıları
Deniz Kadar Uzak

Bahçelievler’de ikinci kattaki dairelerinin balkon demirlerine yaslanan Gülsüm, okullar yaz tatiline girdiğinden beri her zaman olduğu gibi yine İncedayı Apartmanı’nın girişini izliyordu. Bulundukları apartmanın bodrum dairesinden yayılan yemek kokuları, televizyondaki akşam haberlerine karışıyor, kapıcı Mustafa Amca’nın beş çocuğunun birbirinden ayrı gülüşleri o küçük mutfaklarının penceresinden taşan ışıkla iç içe geçiyordu. Bugün ikisi ip atlarken, biri […]

Devamını Oku
Barış Adlı Çocuk

1986 yılının sonbaharıydı. Ankara ayazı, şehri daha ekimde esir almıştı. Atatürk Bulvarı’ndan kıvrılıp gelen rüzgâr, Cebeci’deki taş binaların yüzeyine sertçe çarpıyordu. Barış, yün yeleğinin içine saklanmış elleriyle ilkokulun bahçesinden sınıfına koşarken, aklında tek bir şey vardı: O kitap. Geçen hafta, öğretmeni kitaplık kuracaklarını duyurduğunda sınıfta coşkulu bir uğultu olmuş, herkes can ata ata evinden bir […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku