Yalın Gündüz
Tüm Yazıları
Deniz Kadar Uzak
Ana Sayfa Tüm Yazılar Deniz Kadar Uzak

Bahçelievler’de ikinci kattaki dairelerinin balkon demirlerine yaslanan Gülsüm, okullar yaz tatiline girdiğinden beri her zaman olduğu gibi yine İncedayı Apartmanı’nın girişini izliyordu. Bulundukları apartmanın bodrum dairesinden yayılan yemek kokuları, televizyondaki akşam haberlerine karışıyor, kapıcı Mustafa Amca’nın beş çocuğunun birbirinden ayrı gülüşleri o küçük mutfaklarının penceresinden taşan ışıkla iç içe geçiyordu. Bugün ikisi ip atlarken, biri […]

Bahçelievler’de ikinci kattaki dairelerinin balkon demirlerine yaslanan Gülsüm, okullar yaz tatiline girdiğinden beri her zaman olduğu gibi yine İncedayı Apartmanı’nın girişini izliyordu. Bulundukları apartmanın bodrum dairesinden yayılan yemek kokuları, televizyondaki akşam haberlerine karışıyor, kapıcı Mustafa Amca’nın beş çocuğunun birbirinden ayrı gülüşleri o küçük mutfaklarının penceresinden taşan ışıkla iç içe geçiyordu. Bugün ikisi ip atlarken, biri plastik topunu sektirmekteydi, en küçükleri de çıplak ayaklarıyla bu karmaşadan korunmayı umarak annesinin eteğine yapışık geziyordu. En çok da Hatice’yi izlerdi Gülsüm, kendi gibi on bir yaşında, kalın örgülü saçlarıyla gözlerinin karası pırıl pırıl Hatice’yi.

– Baba bak! 

Bakacak mıydı Mustafa Amca. Elbet bakacaktı. “Affferin kızım Hatice sana be ya!” diyecekti gülümseyerek. Sanki yüzünde gülümserken oluşandan çok daha geniş bir alan açılacaktı yine. Hatice de o açılan alanda kendine bir yer bulacak, bu ayrıcalıkla oraya birkaç saniyeliğine yerleşecekti. Kısa sürecekti, ama sıcacık bir yerdi orası.

O haziran Ankara’ya İncedayı Apartmanı girişinden yayılan sıcaklıkla yaz işte böyle geldi. Gülsüm’ün annesi de farkındaydı Ankara’nın git gide ısındığının, boğuk havada ter dökmeden nefes almanın zorlaştığının. Mutfak perdesini aralayarak yandaki balkondan aşağı sarkan Gülsüm’e bir kere daha göz attıktan sonra yemeğin altını açacak, sofraya iki kişilik tabak, bardak, çatal koyacaktı. 

– Gülsüüm, yemek hazır kızım. Hadi gel içeri artık.

Aydınlık, yerini belli belirsiz koyu tonlara bırakırken ip atlayan kızlar çoktan içeri girmiş, bir tek top oynayan kardeşiyle Hatice kalmıştı. Az sonra Mustafa Amca gelip onun başını okşayacak ve ikisinin elinden tutarak bodrum katındaki dairelerinde onları bekleyen akşam yemeğine götürecekti. Gece onları yatırırken beş çocuğuna birden masal okuyor muydu acaba Mustafa Amca? Ya Hatice, hangi masalı istiyordu babasından? Küçük deniz kızının büyülü hikâyesini o da seviyor muydu, cadıyla yaptığı pazarlıkla sesinden feragat eden ama istenmediği için en sonda deniz köpüğüne dönüşen?.. 

– Gülsüm, nerelere daldın gene, bitir hadi tabağını.

Pilav tanelerini çatalıyla hizaya sokarken kendine bir şeyler dendiğini fark edip başını tabaktan kaldırdı.

– Ne gün gelecek babam, anne?

Kötü bir koku yayılmış gibi ağzını büzdü kadın. 

– Gelir birkaç güne. Bu sefer konuştum ben, seni de denize götürecek.

– Nereye?

– Deniz dediysem, Çubuk tarafına canım, göle işte. Bizim Mustafa hep götürüyo ya kızlarını.

– O da deniz gibi ama, değil mi anne?

– Tabii canım, aynı deniz gibi, yüzeceksin. Dün mayo aldım sana biliyo musun? 

Sanki televizyonda biri adını seslenmiş gibi Gülsüm’ün gözleri parladı. 

– Valla mı? Nerde hani? Hadi göster.

Bir koşuyla annesinin peşinden yatak odasına gitti. Mayoyu üzerine tuttu Gülsüm. Deniz kızlarının kuyruğu gibi kaygandı kumaşı. 

– Olur mu ki anne bana?

– Dene üstüne de görelim, kızım.

İlk defa vücudunu saran bir mayonun kendisini kavramasının heyecanıyla aynada kendine baktı. Deniz köpüğüne dönüşmeden yüzecek, yüzecekti gölde saatlerce. Karaya hiç çıkmadan, hiçbir prensi umursamadan kendini sulara bırakacaktı ilk fırsatta. O gece mayosunu üstünden çıkarmadan, üzerine pijama geçirip kolayca uykuya daldı.

Ertesi sabah, apartman girişinden gelen bağrış çağrışla gözlerini açar açmaz pencereye koştu Gülsüm. Mustafa Amca, pazar gününü fırsat bilerek tüm ev halkını göle götürüyordu. Semt çarşısından alınmış renk renk fistanlar içindeki üç kızı birbirlerinin saçlarıyla oynayıp gülüşüyorlardı. Hatice yüzme simidini çoktan şişirmiş, bel hizasında çevirmeye çalışıyordu. Gülsüm, tüm aile itişe kakışa Mustafa Amca’nın külüstür minibüsüne doluşup gözden kaybolana kadar onları izledi. Babası gelip onu da götürseydi artık göle. Tam o sırada telefon çaldı salondan. Annesi içeri giderken, Gülsüm de evdeki paralel telefon hattından kulak kesilecekti her zamanki gibi.

– Sami, sen misin?

– Evet benim, her şey yolunda mı diye arayayım dedim.

– Nerdesin sen?

– Dün gece ani bir kararla Fethiye’ye geldik. İzmir’deki iş uzadı.

– Ne işin var Fethiye’de Sami?

– Bizim Alsancak’taki inşaatın izinleriyle ilgili burada görüşmemiz gerekiyor, ne yapacaksın sen bunları?

– Biz kim?

– Yahu asistanım Figen’le ben işte, amma soruyosun.

– İkiniz baş başa Fethiye’ye gittiniz ha? Burada kızını bir göle bile götürmezken o kadınla oraya mı gittin Sami? Gülsüm’ün değil girmek, daha denizi bile görmediğinin farkında mısın? Rezil herif!

– Yine iyice gerdin bizi, Ankara’da deniz mi var da götüreyim! Sen hem bunları bana…

Gülsüm nefesini tutmuş dinlerken telefon ahizesinin cihaza çarpma sesiyle irkildi. Ardından da, adeta bir ölünün kalp ritim ekranından gelen, o tekdüze, sabit, sonsuza uzayan sesi… Telefonu kapatıp salona koştu. Gözyaşlarına boğulmuş annesine sarılarak o da ağlamaya başladı. 

– Üzülme annecim, üzülme… Gideriz gene. Ama..

Kızının olgunluğundan kendini toparlayan annesi kafasını kaldırıp Gülsüm’e baktı.

– Ama…?

Hatice’nin uzun siyah saçlarını tarayan babasının yavaş hareketleri geldi gözünün önüne. O tarak, saçtan çok bir kalbi okşuyordu sanki. Kendini hıçkırıklara bırakan bu kez Gülsüm’dü, boğazı düğüm olsa da yutkunmadan o cümleyi çıkarmayı başarabildi:

– Keşke… keşke babam kapıcı olsaydı anne…

Yazarın Diğer Yazıları
Deniz Kadar Uzak

Bahçelievler’de ikinci kattaki dairelerinin balkon demirlerine yaslanan Gülsüm, okullar yaz tatiline girdiğinden beri her zaman olduğu gibi yine İncedayı Apartmanı’nın girişini izliyordu. Bulundukları apartmanın bodrum dairesinden yayılan yemek kokuları, televizyondaki akşam haberlerine karışıyor, kapıcı Mustafa Amca’nın beş çocuğunun birbirinden ayrı gülüşleri o küçük mutfaklarının penceresinden taşan ışıkla iç içe geçiyordu. Bugün ikisi ip atlarken, biri […]

Devamını Oku
Barış Adlı Çocuk

1986 yılının sonbaharıydı. Ankara ayazı, şehri daha ekimde esir almıştı. Atatürk Bulvarı’ndan kıvrılıp gelen rüzgâr, Cebeci’deki taş binaların yüzeyine sertçe çarpıyordu. Barış, yün yeleğinin içine saklanmış elleriyle ilkokulun bahçesinden sınıfına koşarken, aklında tek bir şey vardı: O kitap. Geçen hafta, öğretmeni kitaplık kuracaklarını duyurduğunda sınıfta coşkulu bir uğultu olmuş, herkes can ata ata evinden bir […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku