Cumhuriyet gazetesiyle adları özdeş olan dört değerli gazeteci-yazar; İlhan Selçuk, Oktay Akbal, Ali Sirmen ve Uğur Mumcu diye sıralanırdı. Bu durum daha çok 1970’li yılların ikinci yarsından itibaren Babıali’ye yerleşti. Ama Uğur Mumcu’nun Cumhuriyet gazetesiyle olan ilişkisi daha 1962 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiyken başladı. O yılın 26 Ağustos’unda Cumhuriyet’te yayımlanan “Türk […]
Cumhuriyet gazetesiyle adları özdeş olan dört değerli gazeteci-yazar; İlhan Selçuk, Oktay Akbal, Ali Sirmen ve Uğur Mumcu diye sıralanırdı. Bu durum daha çok 1970’li yılların ikinci yarsından itibaren Babıali’ye yerleşti. Ama Uğur Mumcu’nun Cumhuriyet gazetesiyle olan ilişkisi daha 1962 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiyken başladı. O yılın 26 Ağustos’unda Cumhuriyet’te yayımlanan “Türk Sosyalizmi” başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülü’nü kazandı!
Gazetenin önemli yazarı olmasına daha epey zaman vardı. 1963 yılında öğrenci derneği başkanı oldu, 1965’te de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Akademiye devam etmek istiyordu. 1969’da aynı okulda İdare Hukuku hocası olan Prof. Dr. Tahsin Bekir Balta’nın asistanı oldu.
1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlük ortamında pek çok yayın organında Uğur Mumcu incelemeleri ve makaleleri yayımlanıyordu. Yön, Kim, Ant, Ankara Hukuk Fakültesi dergileri, Milliyet, Akşam, Yeni Ortam gazetelerinde çok sayıda Uğur Mumcu imzalı yazılar çıktı. 1971’de Türkiye 12 Mart Muhtırası etkisindeydi. Askerliğini yapmaya hazırlandığı sırada bir yazısı nedeniyle tutuklandı, pek çok aydınla birlikte Mamak Askeri Cezaevi’nde bir yıla yakın süre kaldı. Açılan davada 7 yıl hapis cezası aldı. Karar Yargıtay tarafından bozulunca 10 Ekim 1972’de tahliye edildi. Hemen askere alındı. Tuzla Piyade Okulu’nda üç ay eğitimin ardından 10 Ocak 1973’te okul yönetimi tarafından “kötü hal ve düşünce sahibi” diye suçlanarak “er” çıkarıldı ve Ağrı’nın ilçesi Patnos’a yollandı. Bu dönem ilerde “Sakıncalı Piyade” adıyla kitaplaşacak, sonra da Ankara Sanat Tiyatrosu’nda 700 kez sahnelenecekti.
Askerlikten sonra akademik hayat ile vedalaşıp gazeteciliğe başladı. 25 Şubat 1974’te Yeni Ortam gazetesinde “Anarşist!..” başlıklı yazıyla okurlarına merhaba dedi.
Bir yıl sonra 1975’in Mart ayında Cumhuriyet gazetesinde “Gözlem” başlıklı köşesinde yazılarına başladı. Köşesinin adı ilham vericiydi. 1982 yılında Güneş yayın hayatına başladığında gazetenin başyazarı Mehmet Barlas’ın köşesinin de adı “Gözlem” idi. Uğur Mumcu, Şan Tiyatrosu’nda yapılan bir panelde salondakilerle bu konuyu şöyle aktardı:
“Mehmet Barlas’a telefon açtım, sen benim köşenin adını almışsın dedim. Aaa öyle mi hiç farkında değilim diye cevap verdi. Okurlar bana ‘Sizin köşenin adı Gözlem, Mehmet Barlas’ın da Gözlem, biz hanginizi okuyacağız?’ diye soruyorlar. Ben onlara diyorum ki, ben solcu olduğum için tek açıdan bakıyorum. Mehmet ise hem solcu hem sağcı olduğu için onun bakış açısı daha geniş siz onu okuyun (!) diyorum.”
Uğur Mumcu hem her gün düzenli olarak köşe yazılarını yazıyor hem de daha sonra kitaplaşacak kapsamlı dizi yazılar hazırlıyordu.
1978’de silahlı mücadeleyi benimseyen yapıları eleştiren “Çıkmaz Sokak” kitabı böyle yayımlandı. Silah kaçakçılığı ile terör arasındaki çarpık bağları ortaya çıkardığında sol cenahtan da eleştirilere muhatap olacaktı. Çünkü “sosyalist” Bulgaristan ile silah kaçakçısı olarak yargılanan Abuzer Uğurlu arasındaki bağlantıyı belgeledi.
12 Eylül 1980 sonrasında Uğur Mumcu’nun her yazısı her kitabı olay yaratıyordu. Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca 13 Mayıs 1981’de Roma’da Papa II. Jean Paul’e ateş ederek yaraladı. Uğur Mumcu, İtalya’ya giderek Ağca ile görüştü. Bu çalışması da “Papa Mafya Ağca” adıyla kitaplaştı.
12 Eylül’ün generallerinin en fazla vurgu yaptıkları alan “Atatürkçülük” ve “laiklik” idi. Uğur Mumcu yine büyük ses getiren bir skandalı ortaya çıkardı: Şeriatçı kuruluş Rabıta, Türkiye Cumhuriyeti’nin yurtdışındaki imamlarına maaş veriyordu. Bu kapsamlı araştırma da aynı adla kitap oldu: Rabıta!
Uğur Mumcu’nun bu kadar çok belgeye nasıl ulaştığı konusunda spekülasyonlar yapanları tek kelimeyle yanıtlıyordu: Araştırarak! Özellikle silah ve uyuşturucu kaçakçılığı davalarının dosyalarını adliyelerden ediniyordu. Dava dosyaları herkese açıktı. Mumcu bıkmadan usanmadan o dosyaları okuyor ve aralarındaki bağlantıları ortaya çıkarıyordu. Elbette gazeteciliği kadar parlak bir hukukçu olmasının da bunda payı vardı. Bu yüzden de onun çalışma tarzı mesleğimiz bakımından örnek alınacak bir okul oldu:
Uğur Mumcu Gazeteciliği!
Ankara’ya dışarıdan bakanlar, hele ki diğer şehirler bin bir renkli kaosundan gelenler ön yargıyla, Başkent’e hemen bir etiket yapıştırabilirler: -Gri şehir! Onlara göre burası sadece bürokrasinin, takım elbiselerin, asık suratlı binaların ve imzalanmayı bekleyen evrakların başkentidir. Denizi yoktur, martısı azdır, acelesi yoktur… Ama çok fena yanılırlar. Çünkü Ankara gri değil, “umut” rengidir. Taa 23 Nisan […]
Devamını Oku
Ankara, ülkenin tam ortasında bir başkent olmaktan ibaret değildir. Bu şehirde iyilik, yüksek sesle söylenmez; çoğu zaman yüzüne bakıp geçersiniz ama o siz yürürken omzunuza hafifçe dokunur. İç Anadolu’nun kuru rüzgârı gibi, görünmez ama hissedilir. Ankara’nın iyiliği de böyledir: “Sessiz, derin ve inatçı!” Bir şey daha vardır ki Ankara’yı Ankara yapan, yürüyüşler! Bunlar umudun peşinden […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku