Kargocu, “Sevgi Hanım di mi?” deyince şaşaladı ama kapı aralığından uzattığı eli imzayı atıvermişti bir kere. Şeffaf poşetin içinde tarih dergisi. Dergiyi ayakkabılığa bırakıp salona, halıya dağıttığı puzzle’ın başına döndü, çömeldi, bir çocuk gibi çenesini dizlerine dayadı. Ayakları buz tutmuş. Sırt çantasına çorap atmış olma ihtimali sıfıra yakın. Haberi aldıktan sonra başı kesik tavuk gibi […]
Kargocu, “Sevgi Hanım di mi?” deyince şaşaladı ama kapı aralığından uzattığı eli imzayı atıvermişti bir kere. Şeffaf poşetin içinde tarih dergisi. Dergiyi ayakkabılığa bırakıp salona, halıya dağıttığı puzzle’ın başına döndü, çömeldi, bir çocuk gibi çenesini dizlerine dayadı. Ayakları buz tutmuş. Sırt çantasına çorap atmış olma ihtimali sıfıra yakın. Haberi aldıktan sonra başı kesik tavuk gibi evin odalarını geze geze ne topladı acaba. Pijama, çorap, yedek kazak bile yok. Dikkatini yaratmaya çalıştığı manzaraya verdi. Puzzle’ın köşelerini hızlıca halletmişti. Bir şeyin dışını görmek her zaman en kolayı. Az önce kapıdan uzanan eli, şimdi denizin, gökyüzünün, yazlık evin altına serili altın kumun ve ayakları yerden neşeyle kesilmiş köpeğin parçalarına uzandı, eflatun tonlarında bir parçayı seçti. Çocukluğunun hayaletlerle dolu gecelerinde yatağında sırt üstü uzanır, elini havaya kaldırır, yabancılayana dek gözünü kırpmadan eline bakardı. El sahiden de kendisinden ayrılır, nesneleşir, bir başkasının eli olurdu. Bir sözcüğü defalarca söyleyerek anlamını yitirmesini sağlamak, onu bir gürültüye dönüştürmek, böylece yeni bir şeyin ismi olmasına imkân tanımak gibi.
Sevgi. Sevgi. Sevgi.
Eflatun parçayı çerçevenin sol üst kısmına doğru, boşluğun ortasına yerleştirdi. Aynı esnada çalan telefonu bulmak için ayaklandı. Gergin denebilecek, tok ve parlak bir sesle, “Alo ben Sevgi.” dedi. Etrafta bir ayna arandı, televizyondaki yansımasını gördü.
“Berrak?”
“Ben Sevgi.” diye tekrarladı.
“Yanlış mı aradım acaba?”
İş arkadaşı üsteleyince aynı sesi içinden yeniden çıkararak, ses bu defa iyiden iyiye oturmuştu sanki, karşı tarafın ne dediğini anlamadığını söyledi.
Telefon kapanınca puzzle’ın üstünden atlayarak hole çıktı, dergiyi ayakkabılıktan aldı, poşetinden sıyırdı, yatak odasına girdi. Perdeleri bir bir açtı, her fırsatta ayaza duran Ankara evlerinde bunca pencere olması tuhaf. Gerçi insan üşüyor diye manzarayı da görmesin mi? Annesi hastaneye kendi isteğiyle gitmiş ya da yarım saatliğine çarşıya çıkmış gibi yatağını toplamış, eşyaları her zamanki gibi gerçek dışı bir düzen içinde. Bu odada uyunup rüya görüldüğüne ya da şu yataktan birinin çıktığına kimse inanmaz. Çorapları eliyle koymuş gibi buldu, siyahların, beyazların arasında taşkınca görünen koyu pembe çifti aldı. Çorapların dar gelmesine, derginin eski tarihli olmasına şaşırdı. Annesi küçülmüş. Boyu da kısalmamış mıydı zaten? Şimdi de ciğerleri. “Belki yarın odaya çıkar.” demişti teyzesi sabah telefonda. “Dua et.”
Dua kolay, ilk gün yoğun bakımın camından gördüğü bir parça çarşafa da dua etti ama ya yüzleşmek. Yıpranmış, kopmuş bağları yeniden örüp sağlam bir köprü yaratmak. Derginin savaşlarla, heykellerle ve büstlerle, haritalarla dolu sayfalarını karıştırdı. Kuşe kâğıdın kokusu, çorapların naftalin kokusuna karıştı. Demek Sevgi maziyle ilgileniyor.
Dışarısı evden sıcak. Akyüz Sokak’ı boylu boyunca yürüdü, AOÇ ürünleri satan bakkala uğrayıp ertesi sabaha bir şişe süt ayırmasını rica etti. İstanbul’da bulamadığı şeylerden biri… Ama bir şişe süt ne denli lezzetli de olsa Ankara’ya dönmesine yetmez. Ara sokağa sapıp kuaförü, kahveyi, ev yemekleri yapan dükkânı geçti, kim evinde kanguru biçiminde klozet ister ya da bir dükkânın vitrini neden yukarıdan aşağıya tuvalet kâğıdı rulolarıyla kaplanır. Bu saatte Esat Caddesi fokur fokur kaynıyor. Köşedeki iki katlı züccaciyecinin vitrinleri indirim posterleriyle kaplanıyor, kadınlar kol kola içeriye girmekte zorlanıyor. Son geldiğinde kendine buradan renkli kaseler ve fincanlar almış, aldıklarının yarısı İstanbul’a kırılarak varmıştı. Bu, üç sene önceydi. Fincanların hepsi bir bir kırıldı. Kaldırıma çıkmış siyah bir Mercedes’ten kendini zor kurtarıp karşıya geçti, dört yolun ortasındaki güvercinlerin arasından geçerken elleriyle gözlerini kapadı, Tunalı Hilmi’ye girdi. Dost’a kadar yürüyüp derginin diğer sayılarına da bakmak istiyor. Belki Sevgi’yi ilgilendirecek başka bir kitap daha bulur. Bu, Sevgi’yi daha iyi tanımasını ve koyu pembe çoraplardan hoşlanıp hoşlanmadığını öğrenmesini sağlayabilir.
Önce Gümüşsuyu, sonra da Ertuğ Pasajı’na giriyor, körlemesine katlar arasında dolanıyor, dükkânların içinden taşan kokular, buğulu vitrinler, camları gazete kâğıdıyla kaplı boş dükkânlar, kuytular, küçük tabureler, boş bardaklar. Yürüyüşleri, bakışları, zamanları bu dünyanın içinde dönüşerek başkalaşmış pasaj insanları. Bırakıyor, zihni bulansın. Bir pasajda yeteri kadar vakit geçiren birinin sinemadan çıkmış kadar büyüleneceğini kendinden biliyor. Buralardan kaç kere çıktı, kaç kere değişti, anlamları dönüştürdü. Herkesin paylaştığı o kaskatı, dayatmacı zaman kaç kere gevşedi, akışkanlaştı ve ayaklarının altından kaydı. Çaktırmadan dükkânların içine bakıyor, eski arkadaşlarını görebilecek mi? Lisedeyken yaş farkı gözetmeksizin dükkân sahiplerinin çoğuyla arkadaştı. Kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler; çocukları, çırakları, hatta köpekleri, kedileri, muhabbet kuşları… Hepsi derslerden zevkliydi. Buradaki zaman tüm zamanları yenerdi. Büyü, hâlâ işe yarıyor olmalı çünkü başsız mankenlerden birinin üstünde tam da Sevgi’nin giyeceği bir kazak gördü. Mavinin ışıklı bir tonunda ve güçlü omuzlarını belirginleştirecek kayık yaka model bir triko.
Holde Sevgi’nin parfümü kokuyor. Üstünü başını çıkarıp mavi kazağını giyiyor. Yan evden küçük bir oğlanın yakarışları geliyor. Kulak kesilince bunun bir taklit olduğunu anlıyor. Bir gangster. Bir istilacı. Belki sadece babası. Birini iyice tanımadan onun bir başkasını taklit ettiğini tespit etmek zor ama o nihayetinde bir çocuk. Birazdan bağırıp çağırmayı kesecek ve halının üstüne kapanıp oyuncaklarıyla oynayacak. Buzdolabındakilerle kendine hızlı, lezzetli bir tabak hazırlıyor. Salonun ışıklarını yakıp Dost’tan aldığı dergiler ve kitaplarla yemek masasına oturuyor. Sayfalardan birinde yakaladığı cümleyi birkaç defa okurken çiğneyişi yavaşlıyor, gözleri duvara dalıyor. “Olaylar yeniden üretilemez.”*
Telefona hazırlıksız yakalandı. Ağzındaki lokmayı yutup kalktı, sehpadaki telefona uzanırken puzzle’ın parçalarına bastı. Kazağının yakasını düzeltip, “Alo, ben Sevgi.” dedi.
“Berrak Hanım’ı aramıştım.” dedi kadın. “Ben başhemşire.”
“Buyurun?”
“Doğru mu aradım? Berrak Hanım’la görüşebilir miyim, annesi yoğun bakımdan çıkıyor, odaya çıkarılırken yanında olması iyi olur. Alo? Duydunuz değil mi?”
“Buradayım.”
“Siz Berrak Hanım’ın arkadaşı mısınız, kendisine iletebilir misiniz, yoksa ben yanlış mı aradım?”
Yan evde bir patırtı koptu, büyük bir şey yerinden oynadı. Oğlan, “Teslim ol!” diye bağırdı, “teslim ol!”
*
*Ursula K. Le Guin
Yüksek ata binmiş, kendi arzuları olan bir kadın hoşa gider mi? Deborah Levy Okul çıkışlarında gelirdin bana. Erkeklere, hayatın anlamına dair arayışlarınla, inişlerin çıkışların ve boşverişlerinle ben ilgilenirdim. Anlatırken heyecanlanmazdın, öyle tansiyonu yüksek biri değildin sen. Aksine solgun, kalabalıkların içinde kendini belli etmeyen bir genç kadındın. Bunları söylediğim için bana kızmayacağını biliyorum, kılın kıpırdamaz, hatta […]
Devamını Oku
“Kombinezon giymeye başladın mı artık canikom?” “O ne babaanne?” Gülümsüyor. Önüne bakıp kucağındakileri ayıklamaya devam ediyor. Bacaklarımı güneşe çevirip terliklerimi çıkarıyorum. Çimen sıcacık. “Bir ara bize de gel,” diyor, “anneni de al gel.” “Gelirim babaanneciğim.” “Böyle fasulye yaparım size de.” “Bamya değil miydi o?” “Öyle miydi? Bamya da yaparım canım, kurabiye de yaparım. Nafiz […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku