Vuslat Çamkerten
Tüm Yazıları
Hayatımızın Sevgili Damarları
Ana Sayfa Tüm Yazılar Hayatımızın Sevgili Damarları

Yüksek ata binmiş, kendi arzuları olan bir kadın hoşa gider mi? Deborah Levy Okul çıkışlarında gelirdin bana. Erkeklere, hayatın anlamına dair arayışlarınla, inişlerin çıkışların ve boşverişlerinle ben ilgilenirdim. Anlatırken heyecanlanmazdın, öyle tansiyonu yüksek biri değildin sen. Aksine solgun, kalabalıkların içinde kendini belli etmeyen bir genç kadındın. Bunları söylediğim için bana kızmayacağını biliyorum, kılın kıpırdamaz, hatta […]

Yüksek ata binmiş, kendi arzuları olan bir kadın hoşa gider mi?

Deborah Levy

Okul çıkışlarında gelirdin bana. Erkeklere, hayatın anlamına dair arayışlarınla, inişlerin çıkışların ve boşverişlerinle ben ilgilenirdim. Anlatırken heyecanlanmazdın, öyle tansiyonu yüksek biri değildin sen. Aksine solgun, kalabalıkların içinde kendini belli etmeyen bir genç kadındın. Bunları söylediğim için bana kızmayacağını biliyorum, kılın kıpırdamaz, hatta üstüne paketten bir sigara daha çekersin. Senden sonra sigarayı da bıraktım ama geleceksen hemen çıkar alırım. Aşağıdaki bakkal, zincir markete döndü, sen varken iple sarkıttığım sepete önce oğlanın oyuncaklarını koyuyordum, oğlan büyüdü, sepet parçalandı, attım. 

Üstünü başını, çantanı çıkarıp vestiyere asarken holün duvarına yaslanır, yüzünü, hallerini izlerdim. Çoraplarının da çizmelerinle birlikte ayağından çıkışı güldürürdü beni. Saçımı çeker, kelebek tokayla tutturduğum kısmı yamulturdun. İki parmağını dudağına götürür, sigara işareti yapardın, başımla onaylardım. Yaşından epey büyük biri gibi damarlıydı ellerin. Seni henüz bakkalda ilk görüşümde şaşırmıştım. Çocukken, hayatın yükünü üstünde taşıyan insanların damarlı ellere sahip olduğunu düşünürdüm, gösterişli, kuvvetli gelirlerdi bana. İnsan bu yaşta hâlâ çocukluğun büyülü ama dayanaksız inanışlarına yaslanabiliyor. Benim parmaklarım da, ellerim de düz. Artık kırışmaya başlayıp azar azar lekelendiler, yakında çillenecekler ama seninkiler gibi damarlanmadılar. Ara kapıyı çekerken arka odaya son kez kulak kabartır, peşinden salona geçer, pencereleri açardım. 

Genelde istatistik dersinin çıkışında çalardın kapımı, o günler ne defter ne kitap olurdu yanında, nefret ederdin olasılıklardan. Olasılık filan, bunları anlamıyordum o sıralar ama “Nefret?” diye sormuştum sen bu sözcüğü kullanınca, senin için fazlaca bir duygu değil miydi? Koltuğa yayılıp abajurun zincirine uzanmıştın. İki kere yakıp söndürdün ışığı. Otostopla geldiğini söyledin, yüzüme baktın dosdoğru. Ödüm koptu. Saçmalama dedin, gözlerini gözlerimden çekmeden, herkes yapıyor. Benim gibi evden başını zor çıkaran bir kadın için senin yaşındaki genç bir kadının çektiği otostop filmlerdekinden de korkutucuydu çünkü gerçekti ama sen söz konusu olunca ortada hep daha fenası vardı. 

Şimdi geriye dönüp bakınca işaretlerden yapılma olduğunu düşünmeden edemiyorum. Her sözün, her sessizliğin, her bir anımız. Hepsi tek bir şeyi, yokluğunu işaret ediyor artık bana. Gözlerimin önünde sessiz, sözsüz bir çığlığa dönüştün. Ama hala rüyalarıma gelmiyorsun.

Gelmene yakın oğlanı öğle uykusuna yatırır, sütü buzdolabından çıkarır, oda sıcaklığına gelsin diye tezgaha, dereotlu kekin yanına bırakırdım. Dereotlu kek ve sütlü kahve. Bunları sevdiğini söylemedin hiç, ben yaptıkça yemeye devam ettin sadece. Teypten arabesk kasetlerimi çıkarır, yerine çarşıda doldurttuğum karışık, pop kasetlerden birini koyardım. Müzik salonu doldururdu. Ara sıra aynı parçaya birlikte eşlik ettiğimiz olurdu. Orta sehpaya daldırırdın gözlerini. Bana getirdiğin romanların üstündeki pakete uzanır, içinden bir sigara daha çekerdin. Uzun, kalın telli saçların kırlentlere yayılır, buz mavisi kotunun içindeki ince bacaklarını, yaşıtın bir genç adam gibi iki yana açarak otururdun. İçeriden oğlanın mızıltıları gelince yanına gider, hızlıca pışpışlayıp yerime, senin yanına dönerdim. Sen varken yerim senin yanındı. Sucuyu, boşboğaz kapıcıyı ya da tüpçüyü hızlıca defederdim. Komşular uğrarsa filan, oğlanla uyukluyordum derdim sonradan. Şefkatli yüzleriyle uzattığım kek dilimini alır, tabağı Amerikan salatası ya da memleketten gelen fındık fıstıkla doldurup geri verirlerdi. 

Seninle sessizliğimiz çağ kadar büyük bir zamandı. İçini doldurmaya uğraşmazdık. Boşluk yoktu, orada biz vardık. Sen ılınmış sütü kahvene sanki hayatındaki en önemli şey buymuş gibi itinayla eklerken ben kendime sade Türk kahvesi yapar, fincanın dibini yine kendi kendime okumaya çalışırdım, sesli kehanetlerimle güldürürdüm seni. Beyaz atlı prensin devasa atına atladığımız gibi, beyaz değil atımız, zifiri siyah, diye araya girerdin, her şeyi geride bırakıyoruz, diye başlardım, yolda prensi kılıçlayıp gebertiyoruz diye devam ederdin. Kıkırdardık. Sahi, yola çıkabilseydik, şu evi aşabilseydik ne yapardık? Yanımda kalır mıydın? 

Biz bu evden ibarettik. Ve bu daracık öykü deli gibi mutlu ederdi beni. Akşamlarımı, gecelerimi, sabahın gerginliğini, kocama, çocuğuma, komşularıma karşı kim olmam gerektiğini, tüm gerekliliklerimi unutturur, beni öylesine biri yapardı. Olduğum kişiye dönüşürdüm sanki. Ne büyük bir sihirdi bu. Bana masal kitapları da getirmeliydin. 

Yanında, birer mum gibi dümdüz, ifadesiz parmaklarımdaki ojeleri siler, tırnaklarımı düzeltir, sevdiğin sedefli pembe ojeden sürerdim. Bir keresinde saçlarımı taramak istedin. Yüzüme birkaç tel saç düşürüp başımın üstünde romantik bir topuz çevirdin. Sezen çalıyordu. Bir çocuk gördüm uzaklarda… Müzik hiç susmaz, aramızda dolanmayı, bize hiç yaşamadığımız ve yaşamayacağımız öyküleri vermeyi sürdürürdü. Günlerce evinden ayrı kalmış bir yolcu gibi üçlü koltuğa uzanıp uykuya dalışın. Beyaz çoraplarının hafifçe topaklanıp sararmış altları. Rüyalarının rüzgârına kapılıp gür, siyah kaşlarını çatışın. Sana bakarak parmaklarımın ucuna üfleyişim. Uyanıp ayaklarını halıya sürüye sürüye mutfağa, su içmeye gidişin. Dönerken ağzına buzdolabından zeytinler dolduruşun. Avucumu çenenin altına açıp bir çocuk gibi çekirdekleri çıkarışını bekleyişim. Akşamın maviliği çökmeden önce yaşanan tüm o sıradan, harikulade anlar.

Kapıdan kendi evinmiş gibi çıkıp gitmeyi seviyordun. Bunu da bana söylemedin. Yani, sen dur, ben kendim çıkarım diye belirtmedin hiç. Aramızdaki yazısız ve sözsüz tüm anlaşmalar gibi bu da kendiliğinden gelişti. Bunu seviyordum. Bana gelişini, gidişini, bir daha gelişini. Sonsuza kadar sürmeliydi bu. 

Sihir. Masal.

Çıkışlarından özellikle birini hatırlıyorum. Yüzünü. Bulanıktı gözlerin. Dudakların her zamankinden sıkı kenetlenmiş. Salonun havası ağırdı, duman camlardan çıkıp gitmiyordu. Ben oje sürmedim, sen ellerini, bacaklarını öyle ortalara sermeden derli toplu oturdun, kekin ucundan koparıp kahveni yarım bıraktın. İzleyememiştim, okuyamamıştım seni. Getireceğini söylediğin kitapları da unutmuştun. 

Bir sonrakine avucunun içinde kesiklerle geldin. Suskunluğunda yırtıcı, küçük hayvanların çığlıkları vardı. Gözlerin ateşliydi. Sonraları ne zaman bir eşikten geçsen bu ateşi gördüm gözlerinde. Seni öğrenmeye başlamıştım. Ama o eşiklerin ne olduğunu bilemedim, sorularımdan hep kaçtın, sorularımın seni kaçıracağını anlayınca ben de vazgeçtim onlardan. Oturuyor, gülüyor, susuyor, düşüncelerimizi kendimizden ve birbirimizden kaçırıyorduk. Oğlan mızıldıyor, kapı çalıyor, müzik sürüyor, akşam oluyor, sen gidiyordun.

Kesiklerden sonra iki hafta yoktun. Camda sigara içtiğimiz bir an evini işaret etmiştin, sokağın başındaki yavruağzı bina. Gidip de seni sormaya çekindim, beni bir ebeveyn gibi görmeni istemedim galiba. 

Ben kimdim?

Geri döndün. Hiçbir şey olmamış gibi. Kapıda saçımı çektin, tokamı yamulttun. Fal baktık, ata bindik, kaçtık gittik, arkamızda bıraktık her şeyi. Akşamın mavi ışığı çöktü.

Bu sondu. Sonuncusu. 

Yaşadıklarımıza bir isim vermeyi istesem, ikimize ait o çağın içinden hangi sözcüğü seçip çıkarabilirim. Getirdiğin kitaplarda, senden sonra aldıklarımda bulamadım. Satırlarda yoksun. Onlar başkalarının hayatları. Biz buradaydık. Bu evde. 

Sesini unutacağım. Gülüşün hayal meyal salonun bir köşesinde kalacak. Ağır bir koltuk, mermer bir masa gibi yeri hiç değişmeyecek. Evin işlerini yapacak, oğluma bakacak, kocamı doyuracak, öğleden sonraları bana kalan o değerli yalnızlıkta -artık oğlan okulda ve kendime küçük bir kitaplık aldım- yüksek atımıza binip kaçmaya devam edeceğim. Ellerini anımsıyorum. Damarların. Onlar hayatın yükü. Senin gücün. Bende olmayan. Bir çağa yayılmış hayatımızın sevgili damarları.

Yazarın Diğer Yazıları
Hayatımızın Sevgili Damarları

Yüksek ata binmiş, kendi arzuları olan bir kadın hoşa gider mi? Deborah Levy Okul çıkışlarında gelirdin bana. Erkeklere, hayatın anlamına dair arayışlarınla, inişlerin çıkışların ve boşverişlerinle ben ilgilenirdim. Anlatırken heyecanlanmazdın, öyle tansiyonu yüksek biri değildin sen. Aksine solgun, kalabalıkların içinde kendini belli etmeyen bir genç kadındın. Bunları söylediğim için bana kızmayacağını biliyorum, kılın kıpırdamaz, hatta […]

Devamını Oku
Katlanmak

“Kombinezon giymeye başladın mı artık canikom?” “O ne babaanne?” Gülümsüyor. Önüne bakıp kucağındakileri ayıklamaya devam ediyor. Bacaklarımı güneşe çevirip terliklerimi çıkarıyorum. Çimen sıcacık.   “Bir ara bize de gel,” diyor, “anneni de al gel.” “Gelirim babaanneciğim.” “Böyle fasulye yaparım size de.” “Bamya değil miydi o?” “Öyle miydi? Bamya da yaparım canım, kurabiye de yaparım. Nafiz […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku