“Kombinezon giymeye başladın mı artık canikom?” “O ne babaanne?” Gülümsüyor. Önüne bakıp kucağındakileri ayıklamaya devam ediyor. Bacaklarımı güneşe çevirip terliklerimi çıkarıyorum. Çimen sıcacık. “Bir ara bize de gel,” diyor, “anneni de al gel.” “Gelirim babaanneciğim.” “Böyle fasulye yaparım size de.” “Bamya değil miydi o?” “Öyle miydi? Bamya da yaparım canım, kurabiye de yaparım. Nafiz […]
“Kombinezon giymeye başladın mı artık canikom?”
“O ne babaanne?”
Gülümsüyor. Önüne bakıp kucağındakileri ayıklamaya devam ediyor. Bacaklarımı güneşe çevirip terliklerimi çıkarıyorum. Çimen sıcacık.
“Bir ara bize de gel,” diyor, “anneni de al gel.”
“Gelirim babaanneciğim.”
“Böyle fasulye yaparım size de.”
“Bamya değil miydi o?”
“Öyle miydi? Bamya da yaparım canım, kurabiye de yaparım. Nafiz Bey de gelir.”
“Olur babaanneciğim, dedem de gelir.”
Halamlar bu evi aldığında içimden, “Ne büyük bahçe!” demiştim. Hemen her cuma akşamı bir buçuk saatlik yolu teper gelirdik. Her seferinde çatı katında yatmak ister ama bunu tek başıma yapmaya cesaret edemezdim. Annemler verandadaki büyük mermer masaya sofra kurarken babamlar beyaz ferforje sandalyelerde işten güçten, futboldan konuşurdu, onların yanında durmayı severdim, babamın her şeyden üstün tuttuğu Es-Es tutkusuyla eniştem gece boyunca dalga geçerdi, iddia üstüne iddiaya girerlerdi. Yaslandığım sedir korkulukların altındaki kırmızı, pembe güllerin kokusuyla sarhoş olurdum. Yemekten sonra ellerimi arkamda birleştirip karanlık bahçeyi yürür, adımlarımı sayardım, baştan sona tam seksen beş adım. Seksen beşinci adımda arkamı döner, taş evin üçgen çatısına, mutfaktan sızan sarı ışığın altındaki dört gölgeye bakar, sırtımda tatlı bir ürpertiyle ellerim şortumun cebinde, sahibi olduğumu hayal ettiğim bu bahçede dolanmaya devam ederdim.
Artık her şey başka geliyor gözüme. Her şey çıplak gün ışığında solmuş, çekmiş gibi. Bu bahçe, şu mermer masa, hayallerimde ve gerçekte sahip olduğum her şey bir sarsıntıyla yok olmuş, o zamanlar varlığını bilmediğim bir ateş varmış, sönmüş.
Güllerin önünde Neval Hanım’la karşılıklı oturuyoruz. Bizim ailenin erkekleri ona böyle seslenir. Dedem en başından beri öyle istemiştir, kıymet verdiği hayat arkadaşı hep hürmet görsün. Sahiden başka bir şey vardır Neval Hanım’da. Bir huy. Bir incelik. Bu yüzden böyle bir hastalığa tutuldu ya zaten. Unutma hastası oldu babaannem. İncelikler yüzünden. Aman yanlış anlaşılmayayım diye, kimsenin hakkı kimseye geçmesin, kimsenin canı yanmasın diye diye… Yanıyor ortalık. Alnımda top top ter damlaları. “Gölgeye kaçalım babaanne,” diyorum. Sandalyelerimizi dutun altına taşıyoruz. Üstünde alelade bir penye, dizlerinin altına inen düz, kloş bir etek var. Eskiden ne güzel giyinirdi oysa. Hele daha eskiden. Derince’deki evde, koyu yeşil kadife kanepeye yüz üstü uzanıp fotoğraflarına uzun uzun bakmaya doyamazdım. Ela gözleri, beyaz yüzü, simsiyah saçlarıyla tam bir afet.
Midemden ağzıma doğru ekşi bir su çıkıyor. Kendimden geçesim var. Evden tarafa bakıyorum. Ortalıkta kimse yok. Uyudular herhalde. Annemle halam hiç korkmuyor, gece gündüz fark etmiyor onlara, vurup kafayı yatıyorlar. Eniştem zaten başka bir alem. Babaannem uyumuyor. Kahvaltı masasında halam bu yüzden azarladı onu.
“Vır vır vır, bütün gece konuştun yine anne.”
“Uyku tutmuyor geceleri.”
“Gözünü kapatıp bekleyeceksin anneciğim, uykun gelecek illa ki.”
“Bekliyorum zaten. Hem kapımı kapatmayın benim, Nafiz Bey gelirse beni bulamaz.”
Hepimiz çatalı bıçağı bırakmış koskoca kadına bakıyorduk. Bir zamanların güzeller güzeli, arkadaş toplantılarının, davetlerin gözdesi Neval Hanım’a, dedemin el üstünde tuttuğu karısına, babam ve halamın biricik annesine, beni ve öbür torunlarını içi titreyerek büyüten babaanneme. Neden sonra komşunun köpekleri havlayınca artçı korkusuyla suspus olup birbirimize baktık, sessizliğin ardından babam bu gece de arabada yatacağını ilan etti, annem eve gitmek, kıyafet getirmek lazım dedi, halam öğlen şehre inecek olan enişteme ihtiyaçlar listesi düzenledi.
Öğleyi geçiyor. Neval Hanım karşımda, sandalyesinde, kucağında hâlâ bamyalar. Gözlerim kapanıyor, tertemiz çarşaflar düşlüyorum. Etlerim çürümüş sanki, kemiklerim ağrıyor. Odamda olsam, uzanıversem yatağıma. Pikeyi sevgili gibi belime dolasam, penceremdeki tülün güpürlerine bakarak dalsam gitsem, yumuşacık geçsem uykunun eşiğinden. Gözümün önüne delirmiş, alev almış gök geliyor, milyonlarca yıldız, böylesini hiç görmemiştim. Kornalar, çığlıklar, daha önce hiç duymadığım, hiçbir şeye benzemeyen o ses. Babaannem kucağındaki leğeni hoplatınca bamyalar tıkırdıyor. Ciddiyetle bakıyor plastiğin içine. Aynı anda, yanımızdaki besi çiftliğinden acı bir böğürtü yükseliyor.
“Yine mi!” Ayağa zıplıyorum.
“Bu inekler de durmadan bağırıyor, zahir canları sıkılıyor.”
“Artçı geliyor babaanne, artçı!”
“Ne zaman?”
“Şimdi!”
“Üstüme bir şey mi alsam, ayıp olmasın.”
Nereye kaçacağız? Dümdüz yerdeyiz zaten, kaçmanın bir anlamı yok ki. Yalnız beklemek var. Geçsin, bitsin diye. Sallanıyoruz. Babaannem de ayaklanmış, bamyalarına sarılmış. Bitişe yakın halam çıkıyor evden, annem de ardından. Annemin göğsüne gömülüyorum. “Babanlar gelmedi mi?” diyor. Halam bezgince, “Bulaşıklara dönüyorum.” diye ekliyor. Annem banyoya girecekmiş. “Babanlar gelince sofrayı kurarız.”
Neval Hanım’la yine başbaşayız. Bacaklarımdaki tüylere bakıyorum. Saçlarımı parmaklarımın arasına alıp güneşe tutuyorum. Kızgın güneşin altında bile açılmıyor rengi. Anneminkiler gibi sararsa ya. Ne biçim, ne çirkin, koyu bir turuncu bu. Ellerimi, göğüslerimi, belimi inceliyorum. Kalçalarım halama mı benziyor hakikaten? Hoşuma gitmiyor bu iş. Birden aklıma geliyor.
“Kombinezonu şimdi anladım babaaanne! Sütyen demek istiyorsun?”
Gülümsüyor, başını sallıyor, “Bizim bir Leyla Hanım var,” diyor, “eski çarşının içinde. Ona götüreyim seni. Bayılırsın. Danteller, ipekler, renk renk satenler, neler var neler.”
Tek eliyle kuru, dağınık saçlarını kabartıyor. Gözleri parlıyor. Sanki kolumdan tutup götürecek şimdi hemen beni.
“Götürsene babaanne! Annem bana hâlâ dantel almıyor.”
“Alırız canikom. Sırrımız olur seninle, annene söylemeyiz.”
Kalkıp sarılıyorum Neval Hanım’a. Saçlarımı okşuyor.
“Dönüşte Nafiz Bey bizi alır, evimize götürür.” diyor. “Kurabiye yaparım sana. Anneni de al gel ama. Çok seviyorum onu.”
Doğrulup, yüzüne bakıyorum. Az önce gözlerinde parlayan kuvvet, gözlerimin içine baka baka çekip gidiyor.
“Olur babaanneciğim.” Bir damla yaş akıyor yanağıma, o görmeden siliyorum.
“Ben acıktım.” diyor.
“Bitti mi bamya, bittiyse ver götüreyim.”
Leğenin içinde ayıklananlarla çöpler bir arada. Evin kapısından içeri sesleniyorum, “Hala buraya koyuyorum bamyayı, alırsın.” Söyleniyor.
Neval Hanım bacak bacak üstüne atıp sağa kaymış, eteğine sandalyede yer açmış, kumaşın uçlarını katlıyor. İncecik incecik. Katlıyor, durmadan katlıyor. Katladıklarının üstüne yeniden katlıyor. Sonra bozuyor hepsini. Kumaşı yufka gibi yeniden açıp yeniden katlamaya koyuluyor. Öyle ince ki katlanmalar. Katlanamıyorum. Sessizlik ne zaman acı böğürtülerle yeniden yırtılacak diye beklemeye koyuluyorum. Olsa da bitse. Hepsi bitse de kurtulsak. Güneş tepede değil artık. Saçlarım koyu, kopkoyu, olduğu gibi. Çatı katının tülü dışarı sarkmış, ev beyaz bayrağını çekmiş. Ağzıma acımtırak sular doluyor. Savaşmak istemiyorum, korkmadan, büzüşmeden, uzun uzun uyumak istiyorum. Babaannem son bir kez daha eteğini açıyor, ayağa kalkıyor. Önümden incecik, eğilmiş bir beden geçiyor. Yürümüyor, uçuyor sanki. “Nafiz Bey,” diyor, “Nafiz Bey bu gece gelebilir canikom, ben hazırlanayım.”
Yüksek ata binmiş, kendi arzuları olan bir kadın hoşa gider mi? Deborah Levy Okul çıkışlarında gelirdin bana. Erkeklere, hayatın anlamına dair arayışlarınla, inişlerin çıkışların ve boşverişlerinle ben ilgilenirdim. Anlatırken heyecanlanmazdın, öyle tansiyonu yüksek biri değildin sen. Aksine solgun, kalabalıkların içinde kendini belli etmeyen bir genç kadındın. Bunları söylediğim için bana kızmayacağını biliyorum, kılın kıpırdamaz, hatta […]
Devamını Oku
“Kombinezon giymeye başladın mı artık canikom?” “O ne babaanne?” Gülümsüyor. Önüne bakıp kucağındakileri ayıklamaya devam ediyor. Bacaklarımı güneşe çevirip terliklerimi çıkarıyorum. Çimen sıcacık. “Bir ara bize de gel,” diyor, “anneni de al gel.” “Gelirim babaanneciğim.” “Böyle fasulye yaparım size de.” “Bamya değil miydi o?” “Öyle miydi? Bamya da yaparım canım, kurabiye de yaparım. Nafiz […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku