Vuslat Çamkerten
Tüm Yazıları
Tavuk Suyuna Çorba
Ana Sayfa Tüm Yazılar Tavuk Suyuna Çorba

Telefonda sesi utangaç, biraz da bitkindi. Saçlarım çok dökülüyor, tutam tutam elimde kalıyor, dedi. Bir de içinde sakladığı siniri varmış. Çok sinirleniyormuş, öfkeden köpürüyormuş ama içinde tutuyormuş. Peki ya sonra, dedim. Sonra kendi kendine geçiyormuş. Üç aydır Marmaris’teki köy evinde kalıyordu. Toplanıp Ankara’ya dönmesini, tiroitle ilgili bir doktordan randevu alacağımı söyledim. Ben de bir iki […]

Telefonda sesi utangaç, biraz da bitkindi. Saçlarım çok dökülüyor, tutam tutam elimde kalıyor, dedi. Bir de içinde sakladığı siniri varmış. Çok sinirleniyormuş, öfkeden köpürüyormuş ama içinde tutuyormuş. Peki ya sonra, dedim. Sonra kendi kendine geçiyormuş. Üç aydır Marmaris’teki köy evinde kalıyordu. Toplanıp Ankara’ya dönmesini, tiroitle ilgili bir doktordan randevu alacağımı söyledim. Ben de bir iki güne gelirim, diye ekledim, bavullarını filan yerleştirmiş, rahatlamış olursun. Kaloriferleri de yakarsın, ev ısınmak bilmez şimdi, biliyorsun o şehir beni donduruyor.

Heyecanı geceden başladı. Ne giyecekmiş, daha tüylerini alacakmış, saçlarına dip boya yaptırsaymış. 

Anne kafanda saç kalmamış, hâlâ boya diyorsun.

Böyle mi çıkayım el âlemin içine?

Bir süre çıkacaksın artık, toplarsın şöyle, gel bakayım buraya. Ellerimle bol, romantik bir topuz kıvırdım başının üstünde, iki tel toka yetti de arttı.

Gece, kahvaltıda yeriz diye börek yaptı. Bir ara mutfağın parkelerindeki su birikintisini fark etti, lavabonun altındaki dolaptaki sızıntının izini sürdü, dolabı boşalttı, ben masada oturmuş kahvemi içip kitabımı okurken hortumu tamir etti, içerden çıkan saklama kaplarını ve boş kavanozları yıkadı, tekrar yerine yerleştirdi. 

Gece yarısı karanlık bir hisle uyandım. Neredeydim, hangi evde, hangi yatağımda, İzmir, İstanbul, Bursa?.. Hayatı boyunca evden eve taşınmış başkalarına da oluyor mu bu?

Kahvaltıdan sonra odasına geçtik. Mini etek giymek istiyor. Ona doktora giderken insanların genelde mini etek giymediklerini anlatmaya çalışıyorum. Öyle mi diyorsun, peki, diyor, o zaman şu etekle şu çizmelerimi giysem nasıl olur? Anne, diyorum, defileye gitmiyorsun, doktora gidiyoruz, tabii doktoruna âşık değilsen, bu doktorla da ilk kez tanışacağımıza göre. 

Tanıdık çıkan taksici hal hatır sorunca çok iyi olduğunu ama kızının ısrarıyla doktora gittiğimizi söylüyor, “Gidelim bakalım, belki hayatımızda bir şey değişir.” Pencereye çevirdiğim çenemi göğe doğru kaldırarak cevap veriyorum. Oysa heyecandan içinin ürperdiğini görüyorum. Nereye koyacağını bilemediği, çantasına sokup çıkardığı, pencerenin aralığından rüzgâra verdiği ellerini fark etmek içimi eziyor.

Tünele benzeyen loş koridordaki bankta muayene vaktimizi beklerken, “Şimdi doktora ne diyeceğim ben, neyim vardı, hepsini unuttum.” diyor. Gözleri yataklarında kıpır kıpır, bir an kimsenin bilmediği bir gerçeğe ulaşmış gibi delice gülümsüyor, başka bir an kendi infazına gider gibi titrek, sulu, solgun. İçeri girdiğimizde bir iki aksak cümleyle derdini anlatıyor ama sonra doktorun hiçbir dediğini aklında bir yere kaydedemiyor, bir doktora bir bana bakıp bomboş gülümsüyor. Hastasının gözlerinin içindeki dipsiz boşlukları çok geçmeden keşfeden doktor da artık anlatacağını bana bakarak anlatıyor. Aklıma çocukluğumdaki o kış günü geliyor. Annemin durduk yere, Babanız beni istemeye geldiğinde evin bodrum katında kendimden on yaş küçük çocuklarla evcilik oynuyordum ben, deyişi. Sonra intihar ettim ben, bir sürü uyku hapı içtim, annem fark edince kusturdu beni, hastaneye bile gitmedik.

Babamın bundan haberi olmadı mı? 

Bilmiyorum oldu mu, olduysa da gene de evlendi benimle.

Ya anneannemle dedem?

Çikolata paketini açtık bir kere, bundan sonra geri dönemeyiz, dendi. Bunu söyledikten sonra o soğukta balkona çıkıp uzun uzun sigara içişi, geri geldiğinde hiçbir şey olmamış gibi mutfağa girip akşam yemeğini hazırlamaya girişmesi geliyor gözlerimin önüne. 

Damarlı, süzgün ellerine bakıyorum. Kendi başına yaşayan şeyler gibi, kucağında birbirine kenetli sessizce bekliyor. 

Doktor, kalemi kâğıdın üstünde döndüre döndüre bir şeyler karalayıp bana uzattı. Ayağa kalkarken annem büyüğünden izin isteyen küçük bir kız gibi dudaklarını tatlılıkla büküp başıyla teşekkür etti.

Alışveriş merkezinde mağazalara girip çıktık, iki pantolon, bir etek aldı kendine. Püresini çatallarken, “Seninle doktora gitmek iğrenç bir şey.” dedi. Kendi püremin içinde inşaat artıkları gibi kalakalmış patatesleri ezmeye devam ettim. “Sana bir psikolog bulmamız lazım, şu içindeki sinir için.”

Yan sandalyedeki torbalarına uzandı, “Şunun bir de kahvesi vardı, o daha mı iyiydi acaba, bilemedim.” Ansızın bozulmuş bir oyuncak gibi dondu. Karanlık iki bilyeye dönmüş gözleriyle pantolona baktı. “Yok yok, sarısı iyi.” dedi, “Yeni botlarımla da şahane olacak.” İki sopa gibi uzattığı bacaklarına bakarak gülümsedi. 

Ankara bütün şehirlerden önce mi soğuyor, evin içinde bile burnumun ucu buz kesti. Bacaklarımı duvara diktim, dergiye vereceğim pişmanlık konulu yazıyı düşünüyorum. Annem sabah, Kaybolan yıllar ne yaparsan yap, geri gelmiyor, demişti, belki bundan bahsederim. İçeriden sesleniyor, kalkıp yanına, mutfağa gidiyorum, gezme kıyafetiyle duruyor daha. Düdüklü tencereye eğilmiş koklarken, saçlarını sanki koyverse dalga dalga döküleceklermiş gibi tek eliyle geride tutuyor, Tavuk suyuna çorba yaptım, diyor, haydi gel, içimiz ısınsın. 

Yazarın Diğer Yazıları
Hayatımızın Sevgili Damarları

Yüksek ata binmiş, kendi arzuları olan bir kadın hoşa gider mi? Deborah Levy Okul çıkışlarında gelirdin bana. Erkeklere, hayatın anlamına dair arayışlarınla, inişlerin çıkışların ve boşverişlerinle ben ilgilenirdim. Anlatırken heyecanlanmazdın, öyle tansiyonu yüksek biri değildin sen. Aksine solgun, kalabalıkların içinde kendini belli etmeyen bir genç kadındın. Bunları söylediğim için bana kızmayacağını biliyorum, kılın kıpırdamaz, hatta […]

Devamını Oku
Katlanmak

“Kombinezon giymeye başladın mı artık canikom?” “O ne babaanne?” Gülümsüyor. Önüne bakıp kucağındakileri ayıklamaya devam ediyor. Bacaklarımı güneşe çevirip terliklerimi çıkarıyorum. Çimen sıcacık.   “Bir ara bize de gel,” diyor, “anneni de al gel.” “Gelirim babaanneciğim.” “Böyle fasulye yaparım size de.” “Bamya değil miydi o?” “Öyle miydi? Bamya da yaparım canım, kurabiye de yaparım. Nafiz […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku