Ben dedemi hiç tanımadım. Belki o yüzden tanımadığım dedemi hep ince ruhlu şairlerde aradım. Onun gibi idealist, kitap meftunu, öğrencilerine sadece edebiyatı değil sorgulamayı öğreten, vicdanlarının sesini dinleten bir hoca figürünü aradım. Onu Ahmet Telli’de buldum. O da dedem Selahattin Batu gibi hiç gösterişe ihtiyaç duymadan, kendini gereksiz yere öne çıkarmadan sözleriyle ve duruşuyla saygı […]
Ben dedemi hiç tanımadım. Belki o yüzden tanımadığım dedemi hep ince ruhlu şairlerde aradım. Onun gibi idealist, kitap meftunu, öğrencilerine sadece edebiyatı değil sorgulamayı öğreten, vicdanlarının sesini dinleten bir hoca figürünü aradım. Onu Ahmet Telli’de buldum. O da dedem Selahattin Batu gibi hiç gösterişe ihtiyaç duymadan, kendini gereksiz yere öne çıkarmadan sözleriyle ve duruşuyla saygı uyandıran bir ademdi. Ülkemizde bitmek bilmeyen sancılı dönemlere tanıklık edip zamanın ruhunu hem keskin hem de insanı derinden vuran kelimelerle kapsüle alan, adeta zamanı donduran bir şairdi. Bugün onu yazarken geçmiş zamanı kullanmak ağırıma gidiyor. Ama biliyorum ki o da her büyük şair gibi şiirleriyle yaşayacak, konuşacak.
“Her şey gölgesi kadar ağır.”
Bazı insanlar yalnızca yazdıklarıyla değil, yaşayış biçimleriyle de iz bırakır. Yıllar içinde kaç edebiyat festivalinde, kaç şiir dinletisinde, kaç sohbet sofrasında bir araya geldik doğrusu sayısını hatırlamıyorum. Orada tanıdığım Ahmet Telli son derece zarif, mütevazı, esprili, ilkeli duruşundan hiç ödün vermeyen, sohbetiyle insana zenginlik katan biriydi. Onunla yaptığımız sohbetlerden bana yüksek edebiyat bilgileri, şairane anekdotlar değil, başka bir şey kaldı –o da bir insanın nasıl ahlaki bir sorumluluk sahibi olması, ne pahasına olursa olsun dik durması gerektiğiydi. Sözleri kadar suskunluklarının da önemi vardı. O sustu mu, siz de susardınız. Hüznünün ağırlığı size dokunurdu. Ama sonra size mavi mavi bakardı, bir çocuğun masumiyetiyle gülerdi ve tüm ağırlıklar kalkıp kara kanatlarını çırpıp uçardı.
“Yalnızlık hiç de tanrısal değil, görkemli değil.”
Evet, bunu kör kilidin altında, kuyunun dibinde, kömürleşmiş bir güneşin alnında hiç de romantize etmeden söyleyebiliyorsunuz. Geçmişinizi silerek, belleğinizi kazıyarak, geleceğinizi düşünemeyerek arafın içinde boğuluyorsunuz. Burada yalnızlık hiç tanrısal olamıyor. Zerdüşt olmuyorsunuz, peygamberliğe soyunamıyorsunuz… Suyun çürüdüğü yerde sadece biriktiriyorsunuz. İrinli ve öfkeli, kesik ve kırık sözler bekliyor, bekliyor… Sonra da kekremsi meyveleri dökülüyor hayatın. Her iyi şair gibi Ahmet Telli kendi zamanını damıtarak yazmış. Acıları ve haksızlıkları dillendirmekten korkmamış, ama bunları da sloganların taze kan kokusuyla işlememiş. Hiçbir büstün arkasına sığınmamış. Hayatı boyunca hiç ödün vermeden, hiç geri adım atmadan, hiç de umudunu kaybetmeden yazmış ve okumuş. Hem ne de güzel okumuş… Şiirlerinde umutsuzluk bile umut arayışının başka bir haline dönüşüyor. Belki o yüzden dizeleri hiçbir zaman tozlanmadı, eskimedi; her dönemin okuru onda bir parça çığlık, bir de zeytin dalı buldu.
“Biten bir aşk için
Söylenecek söz şu olmalı:
-Güzeldi yine de
Bir şair öldüğünde sadece bir insanı kaybetmeyiz. Lisanımızın musikisini, dilimizin zenginliğini, ortak hafızamızın bir tanığını, sol mememizin altında sakladığımız o büyük kalbimizi de uğurlarız. Yankısı kalır. Narsistlerin çağında Eko’nun sesidir o. Ahmet Telli, kıymetli Ahmet Abi’m, ardında onlarca şiir kitabı bıraktığın için sana müteşekkirim. Ama asıl, böyle fena bir yozluk ve yalan çağında bizlere insan kalabilmenin, haksızlık karşısında susmamanın, heyecanımızı ve umudumuzu diri tutmanın ehemmiyetini gösterdiğin için sonsuz bir minnet duyuyorum. Sen onurlu bir yerde yaşayacak, daha nicemize ilham vermeye devam edeceksin. Aklın kalmasın buralarda… Sevmekten ve savaşmaktan, kaybetmekten ama ne pahasına olursa olsun üzerine üzerine gitmekten korkmayacağız.
Güneşi kopar dalından ellerine al
ve durmadan canını yakan sözü
batır şiirin kalbine
akıt artık umudun billur ırmağını
kavruk çölüne yüzümün
ve bir sevda gibi yanaş
hayatın kıyılarına
Yoksa ey kalbim
tel bile olamazsın şiirin sazına
(Bir Hüzün Mevsiminden Çıkarken Kalbim)
Ben dedemi hiç tanımadım. Belki o yüzden tanımadığım dedemi hep ince ruhlu şairlerde aradım. Onun gibi idealist, kitap meftunu, öğrencilerine sadece edebiyatı değil sorgulamayı öğreten, vicdanlarının sesini dinleten bir hoca figürünü aradım. Onu Ahmet Telli’de buldum. O da dedem Selahattin Batu gibi hiç gösterişe ihtiyaç duymadan, kendini gereksiz yere öne çıkarmadan sözleriyle ve duruşuyla saygı […]
Devamını Oku
Kadim bir şehirde yaşarken, kentin ihtiyarlığını her yerde hissedersiniz. Bu gibi yerlerde neolitik insanların ne yiyip içtiklerini kayıkların içinde bulunan testilerden, nasıl raks edip yıkandıklarını saraylarından ve hamamlarından, karanlık dehlizlerinde ne vebalı yolculuklara çıktıklarını adeta dinlersiniz. Ama binlerce yıldır ayakta kalmış bir şehirde ankebut fısıltılarının dışında akan hayatın davulu ve zurnası, gençlerinin ve martılarının cıvıltısı […]
Devamını Oku
Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]
Devamını Oku
Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık. Ancak […]
Devamını Oku