(Ruhi Su, Metin Demirtaş, amcam ve ablamla beraber yazdık bu yazıyı, öyle sayın.) Annemle babamın evlendiklerinde taşındıkları, bizim doğduğumuz, daha sonra babamın gittiği (ama asla gitmediği), büyüdüğümüz evin salonunda, babamın bıraktığı teypten yükselen davudi sesle babamla tanıştım ben. Babamın sesini, arkadaşlarıyla rakı içerken Ruhi Su türküleri söyledikleri ve seslerini kaydettikleri kasetten duydum ilk kez. Amcama […]
(Ruhi Su, Metin Demirtaş, amcam ve ablamla beraber yazdık bu yazıyı, öyle sayın.)
Annemle babamın evlendiklerinde taşındıkları, bizim doğduğumuz, daha sonra babamın gittiği (ama asla gitmediği), büyüdüğümüz evin salonunda, babamın bıraktığı teypten yükselen davudi sesle babamla tanıştım ben. Babamın sesini, arkadaşlarıyla rakı içerken Ruhi Su türküleri söyledikleri ve seslerini kaydettikleri kasetten duydum ilk kez. Amcama benziyor biraz ama tam da değil (Amcam da babam zaten… ama tam da değil).
“Zahit bizi tan eyleme/ Hay hay/ Hak ismin okur dilimiz /Hey canım/ Heeeey canım.”
Annemin eşliğiyle evde yankılanan türküler, ablamın adı gibi. Babamlı ve babamsız, kimbilir kaç kez çalınan o türkü, bizi büyüten…
“Çıktığın merdivendeydim demin de/ Açtığın kapının önünde/ Her gün yinelenerek algıladığın eşyaların/ Algıladığın biçimlerin, renklerin/ Türküler’in gülen gözlerinin Alaz’ın agularının/ Gül’ün / Şimdi acının yaktığı sesinin/ Ortasında”*
Babamla Ayrancı’ya ilk taşınmayı düşündüklerinde çok ıssız gelmiş anneme oralar… Ama babam ısrarcı olmuş. Amcamların evi arka sokakta, iki ev de balkonlarından birbirlerini görebiliyor. Babamın mutfağında balık pişirdiği, ablamın ilk adımını attığı, sehpada bulduğum dergiden babamın trafik kazasında değil, işkencede öldürüldüğünü öğrendiğim ev… Binlerce kez yorgunlukla, âşık, ağlayarak, mutlu, heyecanla inip çıktığımız merdivenler; babamın ellerinin değdiği tırabzanlar…
“Yürüdüğün sokaktaydım demin de/ Öğleydi, ılıktı güneş, inceydi bulutlar/ Dingindi asfalt, kaldırım, duvar/ Dingin ve kımıltısız/ Evler/ Yorgun gibiydi geceden ve sabahın uykusundan”*
Bir gün anneannem ablamı dolaştırırken, evin önünde düşmüş ablam. Anneannem “Türküler, dengeni kaybettin.” demiş. Ablam ağlamaya başlamış; “Dengemi kaybettim, dengemi verin bana.” Anneannem eğilip yerden bir iğne bulmuş, “Al senin dengen.” demiş. Ablam susmuş. Kaç kere dengemi kaybettiğim o yol… Düştüğümde dizlerime iğneler batıran asfalt… Babamın kimbilir kaç kez geçtiği o sokak…
Instagram’dan birbirimizi senelerdir takip ettiğimiz “ankaraapartmanlari” bir gün mesaj attı bana, “Babanın yürüdüğü sokakları dolaşalım mı” diye. Amcamların evinin önünde buluştuk. Yürüdük, bir yokuş aşağı, bir yokuş yukarı. Daha 3-4 yaşlarındayken amcam ablamla Pirin’i bizim sokakların birleştiği yerdeki parka götürmüş. Ablam çiçek toplamış, dönmüş, koşarken “babacığım” demiş. Amcam olduğunu fark edince utanmış. Ablamın utanarak güldüğü parktan aşağı, arka bahçeleri ağaçlarla dolu, balkonları çiçeklendirilmiş apartmanlar arasından, 40 yıl önce ıssız diye annemi korkutan mahallede arkadaşımla yürüdük, gülüşümüzü kaydederek. Babamın yüzlerce kez indiği o yokuştan…
“Bugün de geldim sinine/ Karanfil kasımpatı ve/ Bir demet kır papatyasıyla/ Acının ve hüznün sonsuz uğrağında/ Hafif sağına yattığın/ Hafifçe toprağa omuz verdiğin yere” *
Babamla annem daha birkaç aylık evliyken, babamın kuzenine beyin tümörü teşhisi konulmuş ve gencecikken yaşamını yitirmiş Alper. Getirip Karşıyaka Mezarlığı’na yatırmışlar. Annesi de oğluna yakın olmak için bir mezar yeri almış. 2. Kapı, 10. Cadde’de. Yani kapağını açıp babamızı görebileceğimizi sandığımız, baş taşını öptüğümüz, kasımpatı dolu, Metin Amca’nın Enver Gökçe’ye seslenerek “Mezarlarınız biraz aralı/ Ama atsan/ Herhal ulaştırırsın sigaranı” ** diye tariflediği, devrimci mezarları ile çevrili, bayramlaşma yerimiz, babamın “küçük bahçesi”…
“İnsan, ancak tanıdık/ bildik yerlerde terliği olmadan ayağını yere basabilir. Ankara benim için öyledir. Kendimi bazen içinde, bazen kuytusunda, bazen uluorta bir meydanında, bazen ise tepesinde hissettiğim ama çoğunlukla gidenlerimizle ve kalanlarımızla beni sarıp sarmalayan bir kent. Yerlerine terliksiz bastığım…” *** demişti ablam yazdığı bir yazıda. Dostlarla kolaylaşan yokuşları, küçük bahçeleri, bir tırabzan gibi bizi “düşmekten” kurtaran sakinleri, çocukluğumuza çıkan sokakları, türkülerle şenlenen apartmanlarıyla, babamın gittiği- ama bir taraftan da hep olduğu, Ruhi Su, Metin Demirtaş, amcam, babam ve ablamla bir zamanlar aynı anda göğüne baktığımız “yerlerine terliksiz bastığımız” evimiz, şehrimiz: Ankara’mız (Ve tırabzanlarında babamın ellerinin izi var).
*Muzaffer İlhan Erdost- Yokluğunun Şiiri ( 24 Ocak 1981, Yazın Dergisi, Nisan 1981)
**Metin Demirtaş- Merhaba (Yarın, Haziran 1982)
***Türküler Erdost- Ah O Zamanlar Sanatçıların Ankara’sı (Pinhan, 2023)
(Ruhi Su, Metin Demirtaş, amcam ve ablamla beraber yazdık bu yazıyı, öyle sayın.) Annemle babamın evlendiklerinde taşındıkları, bizim doğduğumuz, daha sonra babamın gittiği (ama asla gitmediği), büyüdüğümüz evin salonunda, babamın bıraktığı teypten yükselen davudi sesle babamla tanıştım ben. Babamın sesini, arkadaşlarıyla rakı içerken Ruhi Su türküleri söyledikleri ve seslerini kaydettikleri kasetten duydum ilk kez. Amcama […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku