1930’lu yılların başı. İstanbul Cumhuriyet Meydanı’na doğru kalabalık bir grup ellerinde dövizlerle yürüyor. Grup heyecanlı. Kortej şeklinde yürüyor, slogan atıyorlar. Bugün onların günü. Etrafta yavaş yavaş biriken kalabalık şaşkın bakışlarla dövizlere yazılanları okuyor ve nizami bir şekilde sırayı bozmadan yürüyen grubun söylediklerini anlamaya çalıyor. O yıllarda bu tarz yürüyüşlere ve meydanları dolduran kalabalıklara rastlamak zor. […]
1930’lu yılların başı. İstanbul Cumhuriyet Meydanı’na doğru kalabalık bir grup ellerinde dövizlerle yürüyor. Grup heyecanlı. Kortej şeklinde yürüyor, slogan atıyorlar. Bugün onların günü. Etrafta yavaş yavaş biriken kalabalık şaşkın bakışlarla dövizlere yazılanları okuyor ve nizami bir şekilde sırayı bozmadan yürüyen grubun söylediklerini anlamaya çalıyor.
O yıllarda bu tarz yürüyüşlere ve meydanları dolduran kalabalıklara rastlamak zor. Güzel ve sakin bir pazar günü. Aylardan nisan. Pazar öğle saatlerinin alışılagelmiş sakinliğini bozan kalabalık, Cumhuriyet Anıtı’nın önünde toplanınca sükûnet sağlandı. Kalabalığın içinden yavaş adımlarla öne çıkan bir hanımefendi anıtın önüne taşıdıkları masanın üstüne çıktı ve elindeki kâğıttan bir nutuk okumaya başladı. Hem yürüyüşü gerçekleştiren hem de ne olduğunu merak edip meydana akın eden insan seli hanımefendinin okuduğu metnin neredeyse her cümlesinden sonra avuçları patlayana kadar alkışladı. Artık meydandaki heyecan her bireyin yüreğine işlemişti. Hanımefendi metni okurken bir ara duraksadı ve ellerindeki dövizlerle slogan ata ata meydana yürüyen kalabalığa gözlerini dikerek konuşmasına devam etti: “…şunu unutma ki, yolundan dikenleri yolan binlerce delikanlının vücutları delik deşik oldu. Toprakların zehirlerini ihtiyar ninelerin, genç dulların göz yaşları sildi. Şimdi bu tertemiz yurt sana emanet olunuyor.”
Bu sözler üzerine meraklı insan seli, masanın üstündeki hanımefendinin baktığı kalabalığa bakarak daha kuvvetli alkışlamaya başladı. Kiminin coşkusu titreyen dudak kıvrımlarından okunuyor, kimi yaşaran gözlerle geldikleri zamandan gitmeye çalıştıkları yarına kıvançla bakarak alkışlıyordu. Masanın üstündeki hanımefendi kalabalığa yarının sorumluluğunu emanet ederek konuşmasını bitirdi ve masadan indi. O andan itibaren göstericiler ellerinde taşıdıkları dövizleri arşa kaldırarak tekrar slogan atmaya başladı.
Masanın üzerine çıkıp konuşma yapan hanımefendi ilerleyen yıllarda milletvekili de olacak olan Nakiye Elgün’dü. Kalabalığa “büyük bir sorumluluğunuz var” demişti. Fakat sloganlarla meydana yürüyen kalabalığın da söyleyecekleri, talepleri vardı. Zaten ellerinde taşıdıkları dövizlerde talepleri yazıyordu. En önde yan yana duran dövizlerde; “Yalnız yatmak”, “Hava ve Güneş”, “Azarlanmamak”, “Hürriyet”, “İSTERİZ” yazıyordu. Bir diğerinde “Bize Mahsus Bahçeler”… Bir başkası sanki gökyüzünü delercesine heyecanla “Sağlam Ana Baba” dövizini sallıyordu. “Korkutulmamak”, “Hürmet”, “Şefkat”, “Ana Sütü”, “Öpülmemek”, “Her Gün Banyo”, “Aile Tabibi”… Kalabalığın talepleri çok netti.
Nisan’ın 23’ü, günlerden Pazar ve genç Cumhuriyet on yaşında… Meydanı dolduran kalabalık, genç Cumhuriyet’in çocukları. 23 Nisan’da bayramlarını kutlamak için meydandalar. Ellerinde, sözlerinde talep ettikleri çocuk hakları. Biraz sonra çocuk şarkıları söyleyip, dans edecekler ve olaysız dağılacaklar.
Çocuklara bayram hediye eden bir ülkenin çocukları, sorunlarını en medeni şekilde dile getirmişlerdi. Neredeyse bir asır önce büyüklerine örnek oldular!
Yaşasın 23 Nisan…
İlk buluşmada flört etmez seninle. Hatta mecburi bir karşılaşma gibi hissettirir. Bir “niye geldin ki?” demediği kalır yani. Öyle ayaklarını yerden kesen bir manzarası da yoktur baktığında. Nasıl yaptı, nasıl başardı, hâlâ büyük bir muamma ama aklımın bir köşesine yerleşmeyi başardı. Size sevgilimden bahsedeyim biraz… Ankara, huysuz bir sevgilidir aslında. Sabah ayazında gözünün yaşına bakmadan […]
Devamını Oku
Dışarıda kar… Ufukta derin bir boşluk var ve o boşluğu hayallerle doldurduğum yaşlardayım. Yırtıcı kuşlar tarafından yaralanmış, henüz uçmayı öğrenmiş minik bir serçe yavrusu avuçlarımda. Şaşkın’la da iyi arkadaşlık kurdular fakat onun yuvası okulum ile evimin arasındaki o ağaçlı yolda bir yerlerde. İyileştiğinde bahara kalmadan yuvasına uğurlayacağımızı söylemişti annem. Buna en çok Şaşkın üzülecek, demiştim […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku