Hiçbir zaman hayata dair büyük bir beklentim olmadı, bunu da çoğunlukla dile getirdim. Zaten beklenti dediğin şey, hayal kırıklığına giden en kestirme yol bence, mi? Nietzsche’nin dediği gibi “Umut en büyük kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.” mı? Sanırım bu aralar hayatta en umutlu olduğum anlar sevdiğim içeceklere marketlerin indirim reyonunda denk gelmek… O kadar da değil […]
Hiçbir zaman hayata dair büyük bir beklentim olmadı, bunu da çoğunlukla dile getirdim. Zaten beklenti dediğin şey, hayal kırıklığına giden en kestirme yol bence, mi? Nietzsche’nin dediği gibi “Umut en büyük kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.” mı? Sanırım bu aralar hayatta en umutlu olduğum anlar sevdiğim içeceklere marketlerin indirim reyonunda denk gelmek… O kadar da değil sevgili okur. İndirime giren ayakkabılar da bir o kadar beni umutlandırır. Ya da son anda indirime giren konser biletleri. Hep mi maddiyat diyeceksin canım okur ama canım memleketimin alım gücüyle içi çiğ kalmış kek misali bir ilişkimiz var. Dışarıdan bakınca taş gibi duvar gibi sarsılmaz ama içerisi cıvık mı cıvık. Neyse, ekonomist olmadığıma göre, ne bileyim yarım saat üfleyerek kuruttuğum ojelerin sabah uyandığımda bozulmamış olmasını görmek de umuttur bana, uyanınca bizim tüylü bireyin kuyruk sallayıp sırıtan sıfatını görmek de. Sevdiceğin günaydın öpücüğünü almak ya da kaldırım taşlarının arasından çıkan taze bir filiz ve mesela bulutların arasından selam çakan tatlı bir güneş, yanımdan geçen bir insan evladının hoş kokması, ansızın kulağıma çalan güzel bir müzik gibi. Kusura bakma Nietzsche ağabey, bize her yol umut, burada her şey umut be kardeşim.
Bak, bu sabah pencerenin önünde kuşlar cıvıldarken içtiğim kahvenin tadını nasıl tarif edebilirim ki? Üstelik ağaçlar tomurcuklanıyordu ve apartman karşısındaki bakkal yine ekmek fiyatlarını güncelliyordu. Neyse… Şehir adeta yeniden doğuyordu, taze umutlar hummalı bir dansla dallara sirayet ediyordu, dışarısı mis gibi bahar kokuyordu ve işe gitmem gerektiğini hatırlatan alarm hiç susmuyordu. İnsan kendi hayatını döndürmeye çalışırken, doğanın döngüsünü alkışlamak pek de aklına gelmiyordu. Bir dizinin bilmem kaçıncı sezonundaki gibi giderek sıkıcı hale gelen hayatta, toplum gün geçtikçe aynı karakterlere, aynı olaylara, daha düşük bütçeyle çekilmiş sahnelere katlanma savaşı veriyordu. Ama kadınlar vardı, bütün görüşlerden ve karşı görüşlerden bağımsız, içinde her şeyin çözüldüğü, atılan ilk taş gibi ezelden ebede bir mevzu… Kadının adı bahardı… Kırıldıklarında, döküldüklerinde bile yeniden yeşeren, yeniden açan bir güç taşıyorlardı içlerinde. Baharın munis kollarında toprağın uyanışı, rüzgârın yumuşayıp kokular taşıyan bir sevdaya dönüşmesi en çok kadınlarla uyuşuyordu, kredi kartı limitine takılmadan hem de. Neyse… Kadın bahar gibi içinde binlerce rengi taşıyordu, aynı anda hem fırtına hem güneşti. Kendi küçük devrimlerini yaparken, dünyaya çiçek açtırabilen bir gücün sahibiydi. Ve bir kadın olarak benim aklımdaki asıl soru, domatesin kilosunun neden bu kadar arttığıydı. “Güçlü kadın” olmak güzeldi ama keşke biraz daha uygun fiyatlı olsaydı. Neyse sayın okur neyse, ama şimdi, baharın getirdiği yenilenme hissiyle, kimseye bir şey ispat etmeye gerek olmadığını fark etme zamanı, bahar kadını olma zamanı. Hayatın getirdiği ehvenişer kararlar içinde yol alırken, ruhuna dolan tazelikle yeniden doğduğunu hissetme zamanı. Bahar kadınları kimseye boyun eğmeden, yağmurdan sonra gökyüzünü aydınlatan bir renk cümbüşü gibi var oldular, olacaklar. Bahar demek, zorlukların içinden yeniden doğmak demek. Bir Didem Madak dizesinde saklı hüzünle, Duygu Asena’nın satırlarındaki gizli cesaretle adım adım yürümek demek.
Dinle mis kokulu okur, bak Didem Madak ne der:
“Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum
Bir yağsam pahalıya mal olacağım”
Bahar kadınları, pahalıya mal olan kaybettiklerinden çiçekler yapar. Her şeyin en bittiği anda bile, toprağın altında saklı duran yeni bir filiz gibi umudu yeşertirler. Ve dünyanın tüm gri tonlarına rağmen, yine de en çok onlar bahara açar. İncecik esen rüzgâr, çiçeklerin cilveli salınışlarına eşlik ederken, tabiatın vaveylası kuş cıvıltılarında yankılanırken içlerindeki fırtınalara rağmen gülümseyerek yürümeye ve emek sarf etmeye devam ederler. Kimisi sabahları sokaktaki kedilere mama verirken, kimisi yorgun gözlerle bilgisayar ekranına bakarken, kimisi de çocuğunu okula yetiştirmeye çalışırken baharı taşır içinde. Neyse… Canım Duygu Asena’nın dediği gibi; “İnsanın kendi mutluluğunu kendinin yaratması ne güzel ne gerçek bir sevinç! Kimse değil, ben yaptım her şeyi, ben.”
Bahar, kadının ruhunda nerede başlar, nerede biter? Kimi zaman bir kırılmaya direnmekte, kimi zaman da belki çiçekli bir şiirin içinde bir filizde saklanmakta. Ama bazı gözler, bu filizlenmeyi görmek yerine, “Bu çiçek fazla açtı!” diye söylenmekte. Oysa baharın güzelliği, her rengin özgürce parlamasında değil midir? Kadın da toplumda bazen böyle eksiltilir; emeği, sevgisi, tutkusu sorgulanır. Oysa her açan çiçek, baharı daha güzel yapar. Onu bastırmak değil, birlikte büyütmek gerekir. Yoksa çiçekler solduğunda, baharı bekleyen ‘biz’ olmayacak mıyız? Neyse…
“Hayat hafif Belgin, hafif. Yarın belki de yokuz. Bunu hiç düşünüyor musun?”
Benliğimin duvardan duvara vurulduğu günlerdeyim. Düşmüşüm derdin derdine, girmişim çarenin peşinden celladın inine. Bekliyorum umarsızca, ıssız bir kasabanın tekinsiz bir istasyonunda. Belki bir kardelen gelir de elimden tutar diye ya da bir gökkuşağı eğilir, biner giderim üzerine de ağlamaz gözlerim, titremez ellerim “sen, sen” diye. Gelecek biliyorum o kardelen, görünecek gökyüzünde o kuşak rengârenk, bir […]
Devamını Oku
Unutkanım bu aralar ama şimdilik… Ve gayet bilinçli bir unutma isteği, unutmayı istemek hali. Toplum olarak öyle olaylar duyuyor, görüyoruz ki, umut için unut mottosuna sarılmaktan başka kalmıyor bir yol. Aksi halde ayakta kalmaya derman yok ama bir yandan da oturmaya ferman yok. Tabii ki geri plana attığımız, yok saydığımız şeyleri tamamen unutmuyoruz. Sadece görmezden […]
Devamını Oku
Ahmet Telli şiirinin çok boyutlu estetik birikimi ile “Şair Ahmet Telli” nin örgütlü birey olarak bütünlüklü ele alınması zorunludur. Hayatı ve şiirleri iç içe geçmiş bir şair söz konusuysa, hem estetiğin dili hem de ideolojinin dili öne çıkar. Çünkü daha ilk adımda biliriz ki şiir bir cesaret işidir ama bu cesaret salt sözcüklerden ibaret değildir; […]
Devamını Oku
Ahmet Telli ve şiirini birkaç kelime ile tanımlamam gerekseydi sezgi, vicdan, aşk, isyan, direniş, dil ve arkadaşlık derdim. İlk sıraya sezgi kelimesini koymamın nedeni Telli’nin bireysel, toplumsal ve şiirsel anlamda varoluşunun sınırlarını ve sınırsızlıklarını belirlerken hem bir birey hem de bir eğitimci ve şair olarak sezgileriyle hareket ettiğini düşünmemdir. Bu düşünceye kapılmamın nedeni şairin şiirleri, […]
Devamını Oku