Tolga Aydoğan
Tüm Yazıları
Nazım Hikmet Ankara’da
Ana Sayfa Tüm Yazılar Nazım Hikmet Ankara’da

15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalinin ardından sesini yükseltmek isteyen Türk milleti, İstanbul Sultanahmet başta olmak üzere birçok yerde protesto mitingi düzenler. 13 Ocak 1920’deki Sultanahmet Mitingi’nde Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey coşkulu bir konuşma yaparken Nâzım Hikmet kalabalığın arasında yaşananları büyük bir heyecanla takip eder ve “İşgale karşı ne yapabilirim?” diye kendine sorar. Ardından da Anadolu’ya […]

15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalinin ardından sesini yükseltmek isteyen Türk milleti, İstanbul Sultanahmet başta olmak üzere birçok yerde protesto mitingi düzenler. 13 Ocak 1920’deki Sultanahmet Mitingi’nde Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey coşkulu bir konuşma yaparken Nâzım Hikmet kalabalığın arasında yaşananları büyük bir heyecanla takip eder ve “İşgale karşı ne yapabilirim?” diye kendine sorar. Ardından da Anadolu’ya geçme kararı verir. 

“Nâzım İstanbul’dan ayrılıyor”

1 Ocak 1921 günü Sirkeci’den “Yeni Dünya” vapuru İnebolu’ya hareket ederken, güvertede brandanın altına saklanmış dört de genç yazar vardır; Faruk Nafiz (Çamlıbel), Yusuf Ziya (Ortaç), Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin… Hepsi de Ankara’ya gitme arzusundadır. Vapur, zorlu şartlar altında 3 Ocak 1921’de İnebolu’ya ulaşır. Nâzım, ailesinden izinsiz İnebolu’ya geçtiği için ulaşır ulaşmaz da babasına bir kart atarak iyi olduğunu, Millî Mücadele hareketine katılacağını bildirir. Günlerce Ankara’ya geçmek için izin çıkmasını beklerler. İnebolu Karadeniz Oteli’ndeki bu bekleyiş sırasında da Sadık (Eti) Bey’le tanışırlar. Onun sosyalizmi anlattığı konuşmalarından etkilenirler. 

Nâzım, bugünlerde “İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu / Öyle yükselmişiz ki, sahilde İnebolu” dizeleriyle başlayan “İnebolu” adında bir de şiir yazar. 28 Ocak 1921’de Vâlâ Nureddin ile birlikte İnebolu’dan Ankara’ya on kişilik bir kafileyle ve karlı bir havada yola çıkar. Yürüyerek üç günde Kastamonu’ya ulaşırlar. Burada birkaç gün istirahat ettikten sonra da Çankırı üzerinden Ankara’ya ulaşırlar. 

 “Nâzım Ankara’da” 

Nâzım Hikmet, Ankara’da yabancılık çekmez. O yıllarda teyzesinin eşi Samih Rifat, dayısı 20. Ordu Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ile onun babası İsmail Fazıl Paşa Ankara’dadır. Ayrıca anneannesinin kardeşinin eşi Hüseyin Hüsnü Paşa da… 

19 Ocak 1921 günü Ankara’ya ulaşırlar ve Taşhan’a yerleşirler. Nâzım burası için “Ankara’nın Pera Palas’ı” benzetmesini yapar (1) ve Ankara şöyle yansır kalemine: 

“Ankara şehri bozkırda. Bozkırda durup dururken ve sebepsiz, mantıksız fışkırıvermiş bir tepenin eteğinde. Tepenin doruğunda bir de kale var. Geceleri bu kaleye baktığım zaman bana öyle geliyor ki, uzak denizlerde kopan bir fırtına, bir tayfun, kocaman bir kalyonu havalandırıp kondurmuş bu iç topraklardaki kayaların üstüne. Büyük Millet Meclisi, istasyon, camilerin kimisi ve Taşhan gibi yapıları bir yana bırakırsan, Ankara’da evler tahtayla kerpiç karışığı ve çoğu badanalı. (…) O gece, Ankara’nın eğri büğrü, daracık sokaklarında bir başıma dolaşırken, demirci, dokumacı, dülger, bakırcı, bir çeşit Bolşevik Ahilerin çekiç, tezgâh, keser seslerini, ayinlerinde okudukları ilahileri işitir gibi oldum” (1)

“Mustafa Kemal ile Tanışıyor”

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa ile de tanışırlar. Nureddin “Bu Dünyadan Nâzım Geçti” kitabında tanışmayı şöyle anlatır: 

“Büyük Millet Meclisi’ne gittik. (…) ‘Yolculuğunuz nasıl geçti? Ankara’yı nasıl buldunuz?’ gibi basmakalıp laflara ihtiyaç duymaksızın, Mustafa Kemal bizim için çok önemli bir sadede girdi ‘Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız’ dedi. Daha da konuşacaktı ama yanına bir iki kişi yaklaştı. Bir telgraf getirdiler. Paşa göz atınca telgrafla ilgilendi. Eliyle selamlayıp bizden uzaklaştı.” (2)

Nâzım Hikmet ise o günü “Yüreğim çarpıyor. Sert bir mavilik gördüm, sonra bir altın sarısı, sonra ak eller, kadın ellerine benzeyen biçimli, güzel eller. Belki de aklımda öyle kalmış. Belki de elleri öyle değildi ama gözlerinin mavisiyle saçlarının sarısı öyle…” (1) diye anlatır. İleride yazacağı Kuvayı Milliye Destanı’nda o buluşmada gördüğü Ulu Önder’i “Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı” diye anlatacaktır. 

Yıllar sonra Nâzım bu özel günü Abidin Dino’ya anlatır ve Dino da o görüşmede Mustafa Kemal’in “Mayakovski gibi memleket meseleleri üzerine şiir yazın.” diyerek yönlendirdiğini bizlere aktarır. 

“İlk Defa Othello’yu Ankara’da İzliyor”

Nâzım, ilk defa bir William Shakespeare eserini de Ankara’da izler. “İstanbul’da tuluat tiyatroları bayram yeridir. Ankara’daki ölü evi gibiydi” (1) kıyaslamasını yaparken, “Oyunlarım Üstüne” adlı yazısında şöyle anlatır: “Ankara’da 921 kışında, ahırdan bozma salaş bir tiyatroda, gaz lambalarının ışığında ve ikide bir soğuktan avuçlarıma hohlayarak Otello Kâmil’i seyrettim. Ömrümde ilk defa Şekspir’i seyrettim. (…) Ankara’da kaldığım aylar içinde Venedik Amiralı’nı belki on kere oynadı, ben her keresinde ordaydım.” (1)

“Ankara’dan Ayrılış Bolu’ya Tayin”

Nâzım Hikmet, “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” kitabında Ankara’dayken cepheye savaşmaya gitmek istediğini dile getirir. Tahsilli olduğu için cephe gerisinde, Matbuat Müdürlüğü’nde kendisine iş ayarlanır. Fakat bunu istemez ve “o halde bana kasabanın birinde bir hocalık bulun” diyerek talebini dile getirir. Bunun üzerine Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin Maarif Vekaleti tarafından Bolu’ya öğretmen olarak tayin edilir. Milletvekillerinin 100 lira aylık aldığı bir dönemde (3) Vâlâ Nureddin 70 lira maaşla Fransızca ve matematik dersi verecektir. Nâzım ise 30 lira ile edebiyat öğretmenliği yapacaktır. Vekalet, kendilerinden Elâzığ ya da Bolu’yu tercih etmeleri ister. Nâzım ve Nureddin, Bolu’yu tercih ederek Mart 1921’de Kızılcahamam üzerinden Bolu’ya geçer. Burada bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra da Tiflis’e gitmeye karar verirler. Nâzım Hikmet için Ankara muhtemelen o yıllarda umudun simgesi, özgürlüğe aralanan bir kapı ve de şiirlerine konu olmuş bir kenttir. Mustafa Kemal Paşa’yı bu kentte tanırken Kuvayı Milli Destanı’nda dediği gibi onu ‘Sarışın Kurt’a benzetmiştir. 100 yılı aşkın bir süre önce Ankara’ya yolu düşen Nâzım Hikmet, 3 Haziran 1963 günü aramızdan ayrılır. Onun Ankara ile bağı asla kopmamıştır, bugün Çankaya’da parklarda, kültür merkezlerinde ve de şiirleriyle adı yaşatılmaktadır. 

1- N. Hikmet, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, Adam Yay., s.51-52, s.55., s.59

2- Vâ-Nû, Bu Dünyadan Nâzım Geçti, Cem Yayınları, 1980. s.94-95., s.59

3- Damar Arıkoğlu, Hatıralarım, 1961 Tan Matbaası, s.250.

Yazarın Diğer Yazıları
AYŞE KULİN VE SOYSAL APARTMANI

Cumhuriyet’le birlikte Ankara gazeteci, yazar, ressam kısaca birçok entelektüele ev sahipliği yapar. Ayşe Kulin de henüz çocuk yaşlarda aynı zamanda bir kültür başkenti olan Ankara’da Soysal Apartmanı’nda yaşar. Şimdi gelin bu apartmana ve Kulin’in Ankara günlerine bakalım. “Soysal Apartmanı” Muhittin Bey’in Sular İdaresi Başkanı olarak görevlendirilmesi üzerine Kulin Ailesi, İstanbul’dan Ankara’ya, Soysal Apartmanı 2/1 numaralı […]

Devamını Oku
Nazım Hikmet Ankara’da

15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalinin ardından sesini yükseltmek isteyen Türk milleti, İstanbul Sultanahmet başta olmak üzere birçok yerde protesto mitingi düzenler. 13 Ocak 1920’deki Sultanahmet Mitingi’nde Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey coşkulu bir konuşma yaparken Nâzım Hikmet kalabalığın arasında yaşananları büyük bir heyecanla takip eder ve “İşgale karşı ne yapabilirim?” diye kendine sorar. Ardından da Anadolu’ya […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Evvelimiz Ahirimiz Direniş

Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor.  Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]

Devamını Oku
Yeni Şehir’de Hep Yeniden

Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]

Devamını Oku