Ümit Yaşar Oğuzcan, 22 Ağustos 1926’da Tarsus’ta düşer kederler içindeki dünyaya. Hemen hemen her kederin, her kazanın, her marazın karınca kararınca yeri vardır bedeninin ve ruhunun ortasında. Babası Mersin gazetecilerinden Lütfü Oğuzcan, annesi Güzide Hanım’dır. Üç yaşındayken kırılır ayağı. Beş yaşında merdivenden yuvarlanır. Geçirdiği ateşli hastalık sonucu kekeme kalır. Hastalıklar ve kazalar bir türlü peşini bırakmaz. […]
Ümit Yaşar Oğuzcan, 22 Ağustos 1926’da Tarsus’ta düşer kederler içindeki dünyaya. Hemen hemen her kederin, her kazanın, her marazın karınca kararınca yeri vardır bedeninin ve ruhunun ortasında.
Babası Mersin gazetecilerinden Lütfü Oğuzcan, annesi Güzide Hanım’dır.
Üç yaşındayken kırılır ayağı. Beş yaşında merdivenden yuvarlanır. Geçirdiği ateşli hastalık sonucu kekeme kalır. Hastalıklar ve kazalar bir türlü peşini bırakmaz. Acılar, sevdalar ve intiharlar da…
İlk şiirleri 1936-38 yıllarında Konya Askeri Ortaokulu’nun bir duvarında “Yankı”lanır.
1940’ta Yedigün şairleri arasına katılarak sevgi dizeleri yaratır.
1942’de Eskişehir’de Kocatepe ve Sakarya gazetelerinde bir yanıp bir sönen ışıklar gibidir. Hazırdır ve yakındır gökyüzünde hep parlak kalacağı zamana.
1946 yılında Ticaret Lisesi’ni bitirir ve Osmanlı Bankası’nda meslek hayatına başlar.
1947’de ilk kitabı “İnsanoğlu”nu çıkarır. Böbrek yetmezliği nedeniyle askerlikten muaftır.
1948’de Özhan Hanım ile evlenir. Vedat ve Lütfi adında iki oğlu olur. Türkiye İş Bankası’nın Adana, Ankara ve İstanbul şubelerinde çalışır.
“Bak dünya ne güzel, bu sitem niye,/ Ettim ben adımı sana hediye./ Mutluyum ey oğul babanım diye,/ Çarptırma hicvinle cezaya beni” der babası, “Sevebildiğim kadar insanım ben/ On gram arsenik yeter canıma’’ diyen ve bunu defalarca deneyen oğluna.
“Ölmek elimizde, ölüm Tanrı’nın sırrı. Bedeli varoluşumuzun. Ölümsüz olmalıydı ölmek dünyada. İnsan dilediği anda ölmeli, dilediği anda yaşamalıydı. Ölümün gelmesini bekleyenler ölmeyi bilmeyenlerdir.” der on birinci “Sahibini Arayan Mektuplar”ında. Ölümün güzel olduğu yeri ararken ve bulduğunu sanırken sırasız ve apansız bir ölüm 17 yaşında gepegenç oğlu Vedat’ı yaşamdan koparır. İntiharı defalarca deneyen babasına “İntihar öyle edilmez, böyle edilir.” der şairliğe emekleyen ve dizelerini Galata Kulesi’nin dibinde ölümle bitiren Vedat Oğuzcan.
Vedat’ın intiharından sonra aşk, ayrılık, özlem temalı şiirler yerini hayatın boşluğuna, ölüm ve acı temalı şiirlere bırakır. Çoğunlukla tarifsiz bir hüzün yer alacaktır şairin dizelerinde.
Sevdası bir yanıp bir sönen ışıklar ve sivri bıçaklar gibi olsa da kendi karanlığında zamanın ötesine düşer yarattığı dünya. Şiir plakları, şarkı sözleri ve yergileriyle tanınır.
1977’de hizmette otuz yılını doldurunca emekli olur ve İstanbul’da kendi adını taşıyan bir sanat galerisi kurar.
1978’de ikinci evliliğini yapar. Bu arada aynı yıl “Sahibini Arayan Mektuplar” Anna Masala tarafından İtalyancaya çevrilir ve yayımlanır.
1983’te mizahçı ve yergici yönünün ürünü “Dikiz Aynası” buluşur okurlarıyla.
Orman bütün yapraklarını yere dökmeye hazırlanırken 4 Kasım 1984’te bir şeyler burkulur ve çaresizliğin en amansız olduğu yerde çok istediği ölüme kavuşur.
Şairim,
Bizim de bir insan tarafımız var bakmayın çaresiz gibi olduğumuza. Büyük dertler için de ellerimiz ve bedenlerimiz. Dilekler umutlar güzellikler tamam da; çirkinlikler ve kötülükler bir ömür ağlar içimizde. Apansız uyanmalar bizim, ölümler de… Öten kuş, ağlayan bir ceylan, gözlerin yittiği karanlık, kabirde sarıçiçek hep hüznümüzde. Gözlerimiz kan çanağı, ruhumuz yaralı hem de deli divane; ama dizelediğin gibi “Senin yüreğin sevmek için çarpıyor…’’ bizim de…
Şairim,
Tam da karlar üzerinde akıp giden bir yıldızken ve namlu ağzı gibiyken karanlık, “Bir yıl, beş yıl, on yıl değil beşikten mezara kadar aramalı insan; ama ne aradığını bilmeli.” çünkü aramayı bulmaktan daha çok sevmenin ve aramayı tamamladığında ölmenin dizeleri sahipsizliğin, sahipsizliğimiz. Sağır ve merhametsiz zamanlarda kör gecelerin tek güzelliği ve dayanağı insanlığın özleyişleri. İnsana benzeyen bulutunu göğünde taşıyan şehirlerin çekip gidemeyen yalnızları değil miyiz hepimiz?
Dört mevsimini bir günde birçok kez yaşayan ve ölürcesine susan; demem o ki şairim yalnızlığı bilmeyi ve yaşamayı biz de öğrendik. Bilmeni isterim, mektupların sahibini buldu çoktan.
Doludizgin atlılar geçerken hiç uğramadan yalnızlığından, mektuplar yağıyor yaşamından; üstelik ulaştığı yüreklerin acısına aldırmadan. Değil mi ki zifir bir yalnızlıkta kayboluyor zaman. Yokluk da yok edilebilir, var olsun gülsün diye insan.
“Sonunda dediğim çıktı işte
Samanyolu’ndan bir yıldız düştü dünyaya
Sinekler gibi eziliverdi insanlar
Her şey bir anda olupbitti
Yapayalnız kaldık.”
Şairim,
Bu düzen hep yek bakıyor yüzümüze ve cinayetler işleniyor gözümüzün içine bakıla bakıla. Türkülere benzeyen yürüyüşleriyle süzülüyor kadınlar karanlığı aydınlatmaya. Özlemli dağ rüzgârlarının serinliğince yaşaması gerekenler yok sayılsa da, düşürülse de sözleşmelerin gerisine yeminlidirler adaletin gölgesini alabildiğince uzatmaya. İpe çektiğimiz dünya dile çekiyor bizi, ipler paramparça ellerimizde, diller kesik ya da zifiriliğin hizmetinde.
Yine de Ümit değil mi bu, Samanyolu’ndan dünyaya düşmüşsek bir kere, kör kuyulara kadar aydınlatmadan ölmemek lazım!
“Yoklukları bir uçurum kadar derin.” Metin ALTIOK Bahar, yaz, güz ve zemheri… Biri sevdalıdır güneşe, biri savrulmayı bekler rüzgârla, biri renklerin davetkârı, biri hüznün örtüsü… Belki benzersizlikler ve tercihlerle ayrılırlar fakat birlikte tam ederler hayatı.Saklanmazlar, neyi var neyi yok sere serpe dökülüverirler. Bahşettikleri de vardır götürdükleri de. Ve illaki yaşanacaklardır. Bir şehrin şahidi değil parçası […]
Devamını Oku
M.Ö. 1259’da Hitit İmparatorluğu ile Mısırlılar, tarihin yazılı ilk büyük savaşını ve tarihte adı geçen en eski barış antlaşması (Mısır-Hitit Ebedi Barış Antlaşması) KADEŞ Antlaşması’nı yaparlar. Bu antlaşmada iki tarafın da birbirlerine saldırmaması, müttefik olarak hareket etmesi, savaş esirlerini serbest bırakması, gerektiğinde birbirlerine askeri destek sağlaması gibi maddeler vardır. Anlaşma çivi yazısıyla kil tabletlere kaydedilir. […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku